TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 DEĞİŞİM ŞART

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: DEĞİŞİM ŞART   Ptsi Eyl. 01, 2008 11:37 pm

DEĞİŞİM
ALPEREN GÜRBÜZER

Değişim, ülkelerin önüne geçemeyeceği bir alın yazısı. Değişmemekte ısrar edenler, isteseler de istemeseler de, değişim kaçınılmaz bir gerçektir. Çünkü şartlar, değişime oluk açabiliyor.
Cevdet Paşa; “Toplumlar için büyük tehlike, geçiş dönemlerinde dengeyi kaybetmektir. Değişmemekte ve statik kalmakta direnen memleketler kadar dengeyi kaybedenler de tarihin harabelerine gömülmüşlerdir’’ diyor. Nasıl ki bir insanın, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık devreleri varsa, millet ve devletlerin de doğuş, yükseliş ve gerileme devreleri söz konusu. İbn-i Haldun’un toplumların başına gelen bu alın yazısıyla ilgili tespitini, Osmanlı biliyordu pekâlâ. Fakat onlar bu gerçeğe rağmen, ‘’ebed-müddet’’ ülküsünü hiçbir zaman belleklerinden silmemişlerdir. Ebed-müddet duygularıyla tarihe yön veren Osmanlı, en uzun ömürlü ayakta kalabilen cihangir devletlerden biri olmayı başarabilmiştir.
Değişim kaçınılmaz bir olgu, İnsanların da, toplumların da devletlerin de başına gelebilecek bir vaka. Önemli olan, değişim şuuruna sahip olabilmektir. Bu şuur sayesinde, vakıaları sebep-netice çerçevesinde değerlendirmek imkânına kavuşmuş olacağız elbet. Gerek sosyal hadiselere ve gerekse tarihi olaylara değişim çerçevesi içerisinde bakmadıkça meseleler karşısında donup kalacağız demektir.
Bizim kültürümüzde olaylara değişim gözlüğü ile bakan hele şükür İbni Haldun, Cevdet Paşa, Abdülaziz’in veziri Ali Paşa, Said Halim Paşa ve Fuad Köprülü gibi şahsiyetler de mevcut. Değişimi fark etmek bile, şuur sahibi olmamıza başlangıç teşkil edecektir. Değişimin zıddı bir yol takip etmek ise hislerle hareket etmemize sebep olacaktır. Duygularla, sezgilerle yarınlarımıza yön vermek mümkün değildir zaten.

Statükoculuk
Değişimim zıddı, statükoculuktur. Değişim gerçeğini fark etmeyen zümreler, statükoculukta direnseler de muvaffak olamayacaklardır. Kızını diri diri toprağa gömecek kadar merhametsiz bedevi Arap toplumu, nasıl değişmişse, çağın girift meselelerine cevap vermekten aciz sistemler de pekâlâ değişebilir. Bugün, devletin en üst mercilerin dahi sıkça söylediği, ‘’Sistemin tıkandığı’’ gerçeği, ayan-beyan ortada olduğu halde, ‘’statükoculuk’’ kol gezmektedir hala.
Dün, bedeviyetten hadariyete (kabileci) yapıdan yerleşikliğe geçiş) geçişte yaşanan kanlı olaylar bize, değişimin gerçekleşmesinin hiçte o kadar kolay bir iş olmadığını gösteriyor. Hıristiyanlığı yaymak isteyen ilk Hıristiyanlar, Roma İmparatorluğu’nun şiddetli tepkisine maruz kalarak aslanpençelerine yem olmuşlardı, ama sonunda kazanan yine ‘’değişim’’ oldu, yani Roma teslim olmak zorunda kaldı değişime nihayetinde.
Fransız jakobenizmi, Rus Bolşevizm’i, Alman Nazizmi, tarihe damga vurmuşlardı ama, her üçlüde değişmemekte direnince kanlı sahneler yaşandı tarihte. En sonunda, Jakobenizm, Nazizm ve Komünizm de tarihinin harabelerine gömüldüler. Fakat değişimin bedeli ağır olmuştu: Milyonlarca insan kanlar içinde yüzdüler adeta.

Değişim Öncüsü
Son Peygamber’in gelişiyle cehaletin yerini ilim, insanların kendi elleriyle yaptığı puta tapmanın yerini Allah inancı, falcılığın yerini hakikat almıştır. Allah Resulü (S.A.V.)şüphe götürmeyecek derecede değişim öncüsüdür. İnsanlık, O’nunla dirildi. O’nunla sahte mabutlara meydan okunabildi. Zira O ‘’Allah’tan başka tapınılacak ilah yoktur’’ fermanıyla değişim rüzgârını estirmiş, kula kul olunamayacağını, eşyaya köle olunamayacağını, makam ve mevkilerin geçiçi olduğunu, baki olan Allah olduğunu, beşeriyete sunan tek değişim öncüsü.
Hakeza skolastik ortaçağ karanlığından istifade eden Kiliseye karşı Galile, Bruno, Kepler gibi beyaz sayfa açan ilim adamları da değişim öncüleridirler. Sanayi ve endüstriyel devrede (18. ve 19. asırlarda) sosyal adaletsizlikle dopdolu hengâmede, kapitalist-burjuva şeflerine karşı hak talep edip grev yapan işçiler de değişim öncüleridir. Milletlerarası sömürünün had safhaya ulaştığı dönemlerde sömürülen ülkelerin emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vermeleri de bir çeşit değişim olarak nitelenebilir. Yine Aziz milletimizin yedi düvele karşı meydan okumasıyla destan yazarak Milli kurtuluşumuzu gerçekleştirmekte değişimin ilk adımıdır. Dolayısıyla Milli mücadeleyi, sadece askeri planda değerlendirmek yanlış olsa gerektir. Zira Kuvay-ı Milliye hareketinin sosyal, siyasi, ekonomik emperyalizme karşı şahlanış yönünü de görmeli. Bizim yedi düvele karşı şahlanışımız, Ortadoğu’ya hatta Kara Afrika’ya ışık vermiş, bağımsız ve hür olarak yaşamanın ne demek olduğunu göstererek değişim rehberliğinin öncüsü olmuşuz. Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz pekâlâ. Değişim her devirde olmuştur, bu devirde de olacaktır, bu böyle biline.

Değişim Süreci
Çadırdan ev ve saraya, kopuzdan ney’e, uda, şölenden imarete dönüşen bir değişim sürecimiz var. Şahıs planında da Oğuz Kağan’dan Kanuni’ye, Tanyukuk’tan Ebussud Efendi’ye, Lütfi Paşa’ya, Baki’ye uzanan değişim altın halkalarımızda var. Unvan yönünden de, Liderlere atfen söylenilen Kağan veya Bey’in yerini, Padişah almış, şimdilerde ise Cumhurbaşkanı ve Başbakan isimlerinin alması da bir değişim örneğidir. Unvan bazında değişimin olurda fonksiyonlarda değişiklik olmaz mı? Nasıl mı? Şöyle ki; eski Türk kağanların, ‘’baş kesip kan dökmek eyüdür’’ fonksiyonlarının, Fatih’in elinde tuttuğu ve kokladığı ‘’gül’’ile İla’yı kelimatullah için Nizam-ı Âlem davasına dönüşmeside bir değişik değişim projesidir. İster adına yaylak-kışlak diyelim, isterse göçebelik denilsin, her toplumda olduğu gibi, bizde de böyle bir göçebelik devresi var. Çadırdan ‘’ev’’e ve “saray”a uzanan dilimdeki hayat tarzı, hem fonksiyon yönünden, hem içerik yönünden değişiktir. Birinde göçebeliğin vermiş olduğu mücadele gereği ‘’kabalık’’ hâkim, diğerinde ise yerleşikliğin ve müesseseleşmenin verdiği ‘’incelik’’ söz konusudur. Tarihi değerlendirirken, değişim evrelerini incelemek analitik düşünebilmeyi geliştirebileceği gibi tarihe objektif bakmamızı da sağlayacaktır.
Değişim projesi, kişilerden-toplumlara, göçebelikten hadarete, tarımdan-sanayiye, sanayileşmekten bilgi toplumuna ve ötesine bir dizi yüklü değişiklikleri içerir. Türkün Hakanına Ergenekondan çıkışına rehber olan ‘’Bozkurt’’tan Yunus’un şiirine konu olan ‘’koyun’a, oradan da ‘’bilgisayar”a ulaşmak aslında bir tür değişik serüven öyküsüdür. Dedekorkut’taki göçebeliğin ürettiği kahramanlık sembolleri ile Mevlâna’nın Mesnevi’sindeki yerleşikliğin gereği zanaat, zenbil vs. kavramları çok farklı. Nasıl ki Mevlâna’nın göçebeliği bırakın uyarıları değişime işaret ise, hakeza Yunus’un ağır başlı koyun’u da yerleşikliğin gerçekleştiğinin ispatıdır. Günümüzde de bütün sosyolojik değişim evrelerinin geldiği nokta ise bilgi çağı, hatta bilgi ötesidir.
‘’Bozkurt’’, bozkır kültürümüze has destanîleşmiş sembolümüz, ‘’koyun’’da yerleşik hayata geçişimizin ifadesi, ‘’bilgisayar’’ ise sanayileşmiş bilgi toplumu olma hamlemiz olacak inşallah. Göçebe aksiyonu tarihte büyük bir misyon yüklenmişti. Şimdi aynı misyonu tekrardan sanayileşmiş bilgi toplumu sürecinde diriltmeye kalkışmanın anlamı yok. Şimdiki misyonumuz, toplumumuzu çağlar üzerinden sıçratarak sanayileşmiş bilgi toplumu ya da ötesine kanatlandırmak olmalıdır. İşte, biz değişimi böyle anlıyoruz. Moda olsun, geçici heyecan ve şevk olsun diye tarzında telakki edilmemeli değişim.

Kökü mazide olan atiyiz
Her devri, kendi konjonktürel şartlarında ya da geçirilen değişim süreci içerisinde analiz etmekte yarar var. O devrin şartlarını bugüne taşımak tarihin bir kesitine gömülmek demektir. Tarihin bir bölümüne takılmayıp, bütününü kucaklamak gelenekçi düşünceye ulaşmamızı sağlayacaktır. Parçaların içine (kesitlerin) gömülüp kalmak, hem tarihe hem de bugünlere ve yarınlara karşı haksızlık olacaktır. Yeniliğe ayak uydurmak geçmişi inkâr değil, aksine geçmişle beraber yarına yönelmek, bütüncül olmak, yani her şeyden önemlisi kurtuluşumuz demektir. Mazinin birikiminden yahut tecrübesinden istifade etmeden köklü gelecek kurmak zordur. Değişimden söz edenler, şu gerçeği nazarı itibara almalıdırlar; ‘’Ne köksüz gelecek ne de geleceğe kapalı mazi”. Yani şairin ifadelerinde yer alan: ‘’Kökü mazide olan atiyiz’’ düsturumuzdur.
Eğer ‘’Alp’’liğimiz, ‘’Eren’’likle buluşmasaydı, Moğollar’dan ve Cengizler’den vs. farksız kalmayacaktık. Tıpkı Moğol kasırgası gibi tarih sahnesine gelip, kısa sürede çekip gidecektik. ‘’Alp’’lik misyonumuzun olduğu devrelerde cengâverlik karakterimiz ağırlıklı değerdi. Ne zamanki Türk’ün ‘’Alp’’i, İslâmiyet’le buluştu ve bu büyük buluşmanın izdivaca dönüşmesiyle ‘’erenlik’’ vasfı kazanan Türk’ün alp’i sayesinde, ileride medeniyet nedir tüm cihana öğretmişiz. Moğollar cengâver yapılarıyla, medeniyet yıkıcıları olarak tarih sahnesinden kaybolup gittiler. Arkalarından bıraktıkları miras ise ‘’yıkıcılık’’ olmuştur. Kendi atalarımız da at üzerinde uzun süre medeniyet ve nizam taşıyıcıları olarak görev yapmışlardı, amma velâkin at üzerinden bir türlü makinenin başına geçemedikleri için hâkimiyetlerini devam ettiremediler. O halde dünden bugüne, bugünden yarınlara sürekli değişim şarttır diyoruz.

Gelişmecilik
Gelişmecilik heyecanı, değişimin doğrudan tek birimidir.
Değişim, geriye doğru bir yol izlemez, hep ileriye doğru yol takip eder. Bir göçebe toplumuna ‘’bilgisayar”ı kabul ettirecek sihirli formül keşfedilemedi daha henüz, keşfedilemezde. Dolayısıyla İleriye doğru intibaka ‘’gelişmecilik’’ diyoruz. İbn-i Haldun, Cevdet Paşa ve Said Halim Paşa gibi yüz akı aydınlarımız gelişmeci zihniyetin mimarlarıdır bu yüzden. Tarihi gelişim, insan toplumlarının basitten mükemmele doğru seyir takip ettiğini gösteriyor. Basitten karmaşığa geldiğimiz bu yolculukta, yeni neslin karmaşık olaylar karşısında zihni egzersizini geliştirmesi zorunludur. Zihni disipline her geçen günden daha çok ihtiyacımız vardır. Nesilleri tarihin belli bir kesitine hapsetmeye kimsenin hakkı yoktur. Gençlere gelişmeciliğin yollarını göstermek gerekiyor. At üzerinde kılıç sallamak bir zamanlar üstünlük sebebiydi, ama aynı kılıç kaleme ve makineye dönüşemediği için üstünlüğümüzü elimizden kaçırmamıza neden oldu.
Sanayileşmiş bilgi ötesi bir değişikliği gerçekleştirecek bir Türk- İslâm medeniyeti ülkümüz olmalı. Geçmişe takılıp kalmak değil, ileriye yönelik medeniyete talip olmalı, makul olanda bu. İşte bizi ayağa kaldıracak hamle bu ruhta gizli. O çok özlediğimiz ve hayaliyle yanıp tutuştuğumuz medeniyetimiz o dönemde birincisi olmasına rağmen daha henüz sanayiye yönelmiş değillerdi. Sonuçta çöküş kaçınılmazdı, nitekim çöktük de. Değişim, kökünden güç alıp geleceğe yönelmektir oysa.
Milli mücadeleyi, batı sömürgeciliğine karşı doğunun ayağa kalkması şeklinde değerlendirmiştik. Bir nevi, çağ değişiminin mazlum milletlere örneğini vermiştik. Milli mücadeleden sonra tek partili döneme adım attık. Milli Şef döneminden sonra da çok partili devreye geçtik. Çok partili hayatın atmosferinden günümüze geldiğimiz şu noktadan, sivil inisiyatif, sivil katılım, sivil toplum gibi kavramların önem kazanması ‘’yeniden ayağa kalkma’’ gelişmeleri olarak değerlendirilebilir. Bu konuda ümit varız. Artık üstten yönlendirmeler yerine tabandan gelebilecek değişikliklerin gerçekleşeceği çağa giriyoruz. Kitleleri hiçe sayan politikalar gerilerde kaldı artık. Partiler kitlelerle hareket etmek zorundadır. Çünkü halkımız siyasilerin düşünce ufuklarının önünde gerek ekonomik, gerek sosyal ve gerekse askeri mevzularda kritik yapabilmektedirler. Cumhuriyetin ilanından sonra üstten yapılan değişiklikler genel hatlarıyla:
‘’1924- hilafetin ilgası ve tevhidi tedrisat,
1925- Şapka Kanunu,
1926- İsviçre Medeni Kanununun Türk Medeni Kanunu şeklinde kabulü,
1928- Latin harfinin kabulü” gibi değişikliklerdir.
Her sistem, değişimi bir başka cepheden mütalaa eder. Mesela komünistler tarihi değişim evrelerini şu sıralamaya göre yaparlar:
1. Kominal toplum (ortak),
2. Antik toplum (köleci),
3. Feodal toplum (toprağa bağlı köle),
4. Kapitalist toplum (burjuva),
5. Sosyalist toplum (komünist toplum).
Ülkemizde birtakım sol entelektüeller Marksın çizdiği bu değişim evrenlerini Türk’ün tarihine uyarlamaya çalışmışlardır. Hâlbuki Marksın ileri sürdüğü tezler, daha çok Batı toplumunun tarihi seyri ile ilgilidir. Feodal yapılar ve kapitalistleşme eğilimleri, batı’nın içine düştüğü sancılardır. Osmanlı’da ‘’merkeziyetçi’’ yapının olması feodal oluşumlara geçit vermemiştir. Kaldı ki Marksın ileri sürdüğü fikirleri, batı bile kabul etmiyor ve hayalî değerlendirmeler olarak görülüyor. Marks, bir kehanette bulunarak kapitalizmin son aşaması komünizmi doğuracağını söylemiş, oysa bugün doğuran kapitalizm değil, komünizmdir.
Toplumların değişimi, inanç ve manevi dayanışmasına dayalı toplumsal maddi iş bölümüne bir seyir takip eder. Marksın sosyal değerleri alt birime, üretim ve ekonomiyi üst birime oturtması bir çelişkidir. Çünkü bütün medeniyetler dine dayanır. Greko-latin medeniyeti Hıristiyanlık temelleri üzerine oturmuştur. Türk-İslâm medeniyetinin temeli ise İslâm’dır. Marks daha da ileri giderek din gibi yüce bir kavramı, burjuvazinin yutturması şeklinde ilan etmiştir. Böylece o ileri sürdüğü tezleriyle, insanlığı afyonlamayı düşünmüş komünizm gibi totaliter zihniyetlerin türemesine vesile olmuştur.

[
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: DEĞİŞİM-2   Ptsi Eyl. 01, 2008 11:39 pm

DEĞİŞİM-2
ALPEREN GÜRBÜZER

Kültürel Bütünlük
Değişimin tarihin ilk sayfasında kabileci yapılar görülür ki, bunlarda sosyal dayanışma had safhadadır. Öyle ki; kan birliği, din birliği gibi dayanışmacı bağlar hâkimdir. Bu güçlü bağlara “tesanüd”de denilir. Tarihin sayfalarını çevirdikçe tesanüd, “kültürel bütünlüğe” dönüşür. Biraz daha sayfaları çevirdikçe uygarlıkla birlikte “kültürel yozlaşma’’un varlığına şahit oluyoruz. İbn-i Haldun ve O. Spengler gibi aydınlar, medeniyet ve kültürlerin değişim süreçlerini tamamladıktan sonra çökeceği fikrindedirler.
Medeniyetler de değişir. Nitekim Türkler İslâm öncesi uzak doğu uygarlığına sahip, İslâmiyet’e girdikten sonra Türk-İslâm (Doğu dairesi) uygarlığına giriverdi. Tanzimat’tan sonra da batı uygarlığı (medeniyeti) sürecini ve serüvenini yaşıyoruz.
O. Spengler; “Medeniyetin de her varlık gibi muayyen bir ömre sahip olup, Avrupa’nın da artık inhitat devrine girdiğini” yazmıştır. Dostoyevski’den Alexi Carrel’e kadar pek çok aydın batının çökmekte olduğunu söyler. Bernard Shaw daha da ileri giderek; “müstakbel Avrupa’nın dini İslâm’dır” diyebilmiştir.
Her sosyal meselenin çözümü bir başka meseleyi doğuruyor. Hiçbir çözüm nihai değil. Her çözüm bir başka problemi getiriyor. O problem çözülüyor bir başka değişim beliriyor. Dünyada hiç bir ülke meselelerini halletmiş değil. Hangi ülke? Süper devletler bile çöküşlerinin başlangıcında. İbn-i Haldun: ‘’Bir yerde zirvesine gelmiş olan medeniyetler çöküşlerinin de başında’’ diyor çünkü.
İbn-i Haldun, Mukaddimesi’nde toplumların üretime yönelik değişimleri şu aşamalarla ortaya koymuştur.
1. Avcılık devri,
2. Çobanlık devri,
3. Toprak (tarım) devri,
4. Ticaret ve zenaat (sanayi).
İbn-i Haldun’un bu tür değişim kronolojisine benzer bir sıralamayı Ratzel ve Kovalevski de yapmıştır;
1. Avcılık,
2. Çobanlık,
3. Çiftçilik,
4. Küçük endüstriyel,
5. Büyük endüstriyel devre diye.
Görüldüğü gibi, değişime yönelik tarihi serüvenin en etkili dehalarından olan İbn-i Haldun gibi sosyoloji mimarından habersiz nesiller yönlerini K.Marks’a endekslemişler. Elbette genç kuşaklara İbn-i Haldun’u tanıtamazsak, olacağı bu! Ortaya çıkan tablo ise, fikri sefalet...
Kemal Tahir bu durumu görüyor, adeta haykırıyor ve bir gerçeği dile getiriyor: ‘’Hiç
bir şey bilmediğimiz ortaya çıktı. Zor bizim fikrimizin olması. Gerçekleri
Araştırmıyoruz. Fikrimiz nereden olacak ki?” diyerek soldaki fikri sefaleti ortaya koyar.
Artık solcularımızın anlaması gerekiyor. Sistemler de değişilebilir, fakat değişmeyen tek şey ‘’hakikat’’tır.
Yenilik diye moda rüzgârına kapılıp, her on yılda ‘’izm’’lere kendimizi kaptırıveriyoruz. Oysa ‘ideolojilerin ömrü kısa oluyor. Baki olan Allah ve Resulü’nün hakikatleridir.
Yenidünya düzeni dedikleri olgunun yemişi kan’dır oysa. İşte Bosna, İşte Çeçenistan, işte Filistin örnekleri buna en büyük misal.
Medeniyet misyonu ile yüklenmiş bir idealistin yemişi ise sevgidir, ilimdir, tefekkürdür. Biz sevgi, ilim ve tefekkür üzerine dayalı değişim istiyoruz. Vesselam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
DEĞİŞİM ŞART
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: