TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ   Ptsi Ağus. 18, 2008 10:52 am

AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ

ALPEREN GÜRBÜZER

Avrupa’ya 1699’a kadar gelen evrede birinci tehdit hep Osmanlı’dan geliyordu. Bunun üzerine Avrupa’da Türklere karşı birliktelik düşüncesi gelişti diyebiliriz. Zira Fransız Devlet Adamı Sully, ilk defa Birleşik Avrupa Projesini devreye soktu. Özellikle Viyana kuşatmasının aleyhimize sonuçlanmasıyla birlikte Osmanlı’nın çöküşe geçtiği kanaati kanaatle kalmayıp Avrupa’yı inandırdık bile. Nihayet yaşadığımız düşüş emareleri neticesinde ister istemez topraklarımızın bölüşülmesi kendiliğinden gündeme taşınmış oldu. Öyle ki Osmanlı tamamen gücünü yitirince İngiltere Kıbrıs’a yerleşip, ardından Mısır’ı kuşatarak Hint yolunu eline geçirmiş oldu.
Avrupa için ikinci tehdit ise Rusyadan geldi. Çar Deli Petro’nun sıcak denizlere inme hevesi doğrultusunda birer birer işgal ettiği ülkeler başlıbaşına Avrupa için yakın tehdit kapsamı olarak değerlendirildi. Dikkat ettiyseniz değerlendirildi ifadesini kullandık, yani Rusyaya gereken caydırıcı müeyyide uygulanmadı, sadece değerlendirildi. Gerçek anlamda Rusya’ya karşı ciddi manada direnen tek ülke Osmanlıydı. Hatta Avrupa stratejik hesap hatası yapıp Çarlık Rusya’yı Osmanlı’ya karşı ittifaka davet edince, Rusya fırsatı ganimet bilip teklifi hemen kabül etmekte gecikmedi. Böylece Rusya fırsattan istifade Doğu Avrupaya kadar yayılmaya başladı. Bu durumun vahametin çok geçmeden idrak eden Avrupa kendini ister istemez ülke menfeatlerinin gereği olarak Osmanlı ile dayanışma halinde gördü kendini ve işbirliğine girmek zorunda kaldılar yeniden.
Bilindiği gibi Tanzimatla yönümüzü batıya çevirmiştik. Yönümüzü batıya çevirmekle kalmamışız soğuk savaştan sonra Türkiye NATO’ ya üye olarak batı ile dostluğunu daha da perçinleştirip Avrupa’nın o yıllarda Sovyetlere ve kominizm tehlikesine karşı yürüttüğü mücadelesinde hattı müdafaa görevide yaptı. Hatta Kore’ye asker göndererek de rüştümüzü ispatladık sadakatımızı, derken zaman içerisinde Sovyet yayılmacılığı tehdit olmaktan çıkarak, hem dünya hemde ülkemiz rahat nefes alabilmiştir.
Fransız düşünürü Reny Brague; Avrupa’ya Romalı tavrına dönerek kendi dışındaki toplumlara kapılarını açması gerektiğini öğütlediği gibi batının tüm kültürleri dışlamamasını da tavsiye ediyor, bununlada kalmayıp Avrupanın aksi yol izlediği takdirde kendi içine kapanıp karanlık çağına dönmüş olacağını uyarır. Joseph Fontana’da buna benzer şu ifadeleri dillendirir: ‘’Eğer kendimizi kapalı duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek hem içerden hemde dışardan can vereceğiz demektir, böylece şimdiye kadar yarattığımız uygarlıklar yok olacak ve bizim için kapalı bir yeni sahife açılacaktır’’
Avrupa’da sağduyulu aydınların ifadelerinden de anlaşıldığı üzere Avrupa geleceğini ötekiler eksenine kurmamalı. Tarihte birbirinden farklı toplum ilişkilerinde ve Avrupa’nın kurulmasında özellikle İslam medeniyetinin katkı payı çok büyük. Farklılıkları zenginlik addeten bir medeniyete sahibiz çünkü. İtalyan Tarihçi Cardini; Sicilya ve Napolideki İslam Medeniyetinin kaynağının izlerini takip ettiğinde dehşete düşüyor, hayranlığını gizleyemiyor. Şöyle ki Napoli şehri yöneticilerinin bizatihi Müslümanlardan; kendilerini Bizanslıların ve Longobardi Prenslerinin baskısından korumaları için ülkelerine çağırdıklarını görüyor ve Endülüs İslam Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı kanaatına varıyor. Cardini’ye göre; Avrupalıların 18.yüzyıla kadar Müslümanlara bakışı bugünkü gibi önyargılı değildi, nevar ki 19. ve 20. yüzyıllarda herne oluyorsa Avrupalıya bihal oluyor, artık Müslümanlar onların gözünde öteki toplum nitelemesine maruz kalıyor. Üstelik İtalyan tarihçi; İslam’ın Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsuru olduğunu söylemekten de çekinmiyor. Batılar her ne kadar inkâr etse de gerçek şu ki, İslam’ı aradan çıkardığımızda Avrupa tarihinin dünü bugünü koparılmış ve parçalanmış olunacak, böylece ortada Avrupa denen birşeyin olmadığı görülecektir. Şu halde her nekadar batı büyük çoğunluğu Hiristiyan olsa dahi İslamsız Avrupa düşünülemez. Maalesef, bugün itibarıyla Avrupa hala bağrında taşıdığı yabancı Müslüman nüfusuyla barışıkta sayılmazda. Aslında önyargılar birkenara itiliverse o özlediğimiz büyük buluşmanın gerçekleşmesi anbean mümkün gibi gözüküyor.
O halde yapılacak olan ön yargılardan sıyrılıp yeniden Avrupa’nın İslam’la yüzleşmesidir. Batı ve doğu bir elmanın iki yarım küresi gibidirler, birbirlerine sosyo-ekonomik ve kültürel bakımdan karşılıklı hem vermişler hem almışlar. Bediüzzaman Said-i Nursi bu yüzden ; ‘’Avrupa Osmanlı’ya gebe, Osmanlı da Avrupa’ya gebe’’ derken her iki tarafında birbirine ihtiyaçlarının olduğunu belirtmiştir.
İkinci Dünya Savaşının acı faturalarını yaşayan Avrupa bir daha savaşın tekrarlanmaması için AB çatısı oluşturmaya gerek duydular, çatıyı oluşturdularda.. Düne kadar birbirlerini adeta boğazlarcasına kıyasıya çatışan ülkelerin AB şemsiyesi altında toplanması manidardır. Çünkü yaşananlara tarihi süreç içerisinde baktığımızda bir araya gelmeleri hayal gibiydi, demek ki birliktelik kurulabiliniyormuş. O halde gelecek yıllar da belkide imkânsız gibi görünen tek Avrupa Devleti adı altında birlikteliğin gerçekleşmesi pekâlâ mümkün olabilirde.
AB yüzyılın en büyük projesi olarak değerlendirilse de AB karşıtlarının da her geçen gün iyiden iyiye hissettirmeye başlayan ayak seslerini de hesaba katmakta yarar var. İlk Avrupa Parlamentosu seçimleri (AP) sonucu üye sayısının 732 olduğu düşünülürse, bu rakamdan yaklaşık 40 itiraz sayısının doğması AB’nin kendi içinde taşıdığı Truva atlarıyla, bizatihi kendi içinde yani Brüksel kalesi içinde kalbine inen ok misali vurulduğunu görürüz. Yinede kırk rakamı ciddiye alınacak nitelikte endişe verici sayılmaz. Zaten uluslar arası arenada her ülkenin AB’yi kabüllenmemelerinin kendine özgü özel nedenleri olsa gerektir. Bakıyorsun bir ülkede sağcılar, diğer ülkede solcular AB karşıtlığı kampanyasının başrolde sahne alıyorlar. Hakeza öte yandan bir bakıyorsun başka bir ülkede hem aşırı milliyetçiler, hem de küreselleşme aleyhtarlığının bayraktarlığını çeken gruplar kol kola dünya genelinde eylemler düzenleyebiliyorlar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi birde Roma’da imzalanan Avrupa Anayasası’nın her ülkede referanduma sunulmasında sancılar yaşanması, zihinlerde ‘Acaba AB‘de dağılma sürecine mi girdi?’ kuşkularına yol açmıştır. Peki, bu endişeler nasıl giderilmeliydi. Galiba bunun cevabı dün Hitler’in Avrupa’yı zapturap altına alıp Avrupayı kontrol alma isteğinin bir değişik uygulamasına benzer tavrı, bugün Berlin başka misyon üstlenerek Avrupa’nın dağılmaması uğruna küresel sermayeninde desteğini de alarak daha çok para aktarmak yoluyla birlikteliği ayakta tutmaya çalışıyor olmasında gizli. Her nekadar kendi içinde marjinal çatlak sesler olsada, olanca kuvvetiyle ileride bir sıkıntı yaşamamak uğruna birlikteliğin dağılmaması için olağan çaba sarfedilmektedir habire.
Bu noktada Avrupa’nın kendi kulübü dışındaki Türkiye’nin üyeliğini kurtarıcı can simidi görme ihtimalide yabana atılır cinsten değil gibi, hatta bir görüş olarak hala ortada duruyorda. Çünkü İslam Âlemi’nin radikalleşmeden dünyanın geldiği noktada uyum sağlaması yolunda Türkiye’nin birikimine ve tecrübesine güveniyorlar. Müslümanları Türkiye üzerinde reform sürecine zorlayarak içselleştirilip, gelecekte doğudan gelecek tehlikelere karşı önlem almak istemektedirler. Brüksel’de sözü geçen üç büyüklerden Fransa, İngiltere ve Almanya’nın başına herhangi bir zeval olmazsa, AB’nin ömrü Türkiye’nin tam üye olana kadar yeter gibi galiba. Böylece Dünyada akan kanları durdurmaktan aciz kalan Avrupa için Türkiye kurtuluş ümidi olabilir seçeneği vazgeçilmeyecek tutku adeta. Fakat ikide bir Avrupanın Türkiye’nin önüne Kıbrıs ve Ermeni Soykırımı gibi ipe sapa gelmez iddialara prim vererek Ankara’nın bu uğurdaki hevesini kırmazsa tabi. AB‘nin bir kere Haçlı zihniyetinden ve Yunan aşkından vazgeçmesi gerekir. Çünkü devletlerin entegrasyonu sadece salt din bağı ile ilişkiler gelişmiyor, ilişkiler genelde ekonomik, sosyal, siyasi, askeri çıkarlara dayanır. Bu faktörleri görmezden gelen Papanın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkması kendileri açısından büyük bir talihsizliktir.
Yunanistan Kilisesi Başpiskopusu Hristodulus Türkiyenin üyeliğinin gerçekleşmesiyle Avrupa’nın Türkleşeceğini savunmuştur. Avrupa gerçekten Türkleşecek mi? İşte batı da can alıcı soru bu. Objektif olarak değerlendirmeye çalışılacak olursak her iki medeniyette etkilendiği kültürlere kendi yorumunu katmış, ortaya birtakım güzellikler sergilemişlerdir. Zira Mozart ve Beethoven ikilisi bizim mehterhana hayran kalarak besteler yapmakta tereddüt etmemişlerdir. Osmanlı İstanbulu fethetmekle, Büyük İskender’in Roma imparatorluğunu ikiye bölmesiyle oluşturduğu Doğu ve Batı Roma imparotorluğuna damgasını vurarak üçüncü Roma imparatorluğunu kurmayı gerçekleştirmiştir. Bir başka ifadeyle, Fatih Sultan Mehmed Doğu Roma İmparatorluğunu fethederek Bizansın elindeki kızıl küreyi alarak kızılelmaya çevirmiştir. Fatih gözünü ötelere dikerek Kızılelmayı Saınt Pıerra kilisesinin kubbesine oturtmuştur, fakat bu ülküsünün gerçekleştirmesine ömrü yetmemiştir. Fatihten sonra da O Kızılelma Saınt Pıerre kubbesinin üzerinde durdukça Osmanlı fetih ruhundan taviz vermemiş, bundan böyle ülküsünü ebed müddet bilmiştir hep. Fetih açılım demekti zaten, kapalılık asla değildi.
Dünyada Roma İmparatorluğundan sonra hiç şüphesiz en uzun ömürlü imparator Osmanlı’dır. Bizans adı Fransız bilginlerin sonradan koydukları isimdir. Öyle ki Türk bayrağındaki ay (hilal) Bizans Tanrıçası Diana, yıldız ise Hiristiyan Costantinople’un koruyucu azizesi Mary’nin sembolünü alarak kültürümüze işlemiş ve böylece Hilal İslamın sembolü haline gelmiştir. Kur’anı Kerim sayesinde İslam Medeniyeti doğmuştur. İslamiyet kendinden önceki medeniyetlerin ürünlerini de alıp işleyerek ve özümseyerek bugünkü medeniyetin çıkmasını sağlamıştır. Biz Ayasofya’yı minarelerle donattık, ama kubbe sistemini almaktan sakınca görmemişiz. Sultanlarımıza Sultan-ı Rum(Rum Sultanlığı), coğrafyasına İklim-i Rum ya da Diyar-ı Rum(Rum Ülkesi), Âlimine (bilge insanına) Mevlana Celaleddin-i Rum-i, Eşref-i Rumi demekten yüksünmeyen bir imparatorluğumuz söz konusu. Bugün tarih kitaplarımızda Anadolu Selçuklu diye zikrettiğimiz Selçuklulara Rum Selçukluları demişiz. Yunanlılar Helenistik kültürüne rağmen bizim kahvemizi almış Cafe Grek demiş, Hacıvat ve Karagözümüzü almış gölge oyununa dönüştürmüşler. Hatta biz İstanbul kelimesini Yunancadan aldık. Stanpoli Yunanca’da büyük şehir anlamına gelir çünkü, tarihi sürec içerisinde Stanpoli Türkleşerek İstanbul olmuştur. Demek ki her ne kadar birbirimizi inkâr etmeye çalışsak da kültür alışverişi gereği hem almışız hemde vermişiz. Bizim Avrupa’nın sembollerini Türkleştirdiğimiz kadar Avrupalılar da Türklere ait simgeleri Avrupalılaştırdılar. Batı hala bizim Yunus ve Mevlana’ya başvuruyor, o bizden bir şeyler istiyor, ama öncelikle her iki tarafında peşin yargılardan arınması şart gibi görünüyor. Demek ki, kültür alışverişlerinden korkmamak gerekirmiş, boşuna gereksiz asimile endişelerine kapılmamalı, entegre olmak başka, asimile olmak başka bir şey olduğunu fark etmeli. Sonunda bütün bu kültür alışverişlerinde Türk Türk olarak, Yunan da Yunan olarak kalıp hayatına devam ediyor, nitekim her iki taraf da aslını ve neslini unutmadılar. Papa Hiristiyanlıktan uzaklaşan batıyı belli ölçüde de olsa Hiristiyan yaptı diyebiliriz. Hatta Müslümanlarında Peygamberi olan Hz. İsa ve Hz. Meryem’i yeniden tanıttığı da inkar edilemez bir gerçek. O halde bu düşmanlık niye, boş yere telaşa kapılmaya gerekte yok. Avrupanın Papaya kulak verdiğini varsaysak bile Türkiye AB dışında kalsa bile Avrupa ile münasebetlerimiz devam edecek gibi gözüküyor. Çünkü tarihimize baktığımızda öyle veya böyle bir şekilde bir arada olduk, tarihimiz iyi analiz edildiğinde üç asır öncesinin İstanbul hayatının Kopenhag kriterlerinden çok daha zengin olduğunu da görürüz. O halde gelinen noktada Avrupa kriterleri zaten bizim için yabancı olmadığımız kriterler, o zaman bu korku bu telaş niye? Bizim kılıcımızı her ne kadar barbarlık olarak tanımlasalar da Avrupa’nın sağduyulu aydınları o kılıcın( kılıçtan amaç aleme nizam götürmek, yani adalet anlamında) huzur iklimi oluşturduğunda hem fikirler. Çünkü Osmanlı gittiği yerlerin kültürünü kurutmamış, arındırmamış, milliyetlerine dokunmamış, hatta oradaki insanları ayırıma tabi tutmamış, bir Vietnam cehennemi ya da bir Irak bataklığına benzer manzara yaşatmadan kimsenin diline, rengine bakmadan, hatta gittiği ülkelerin insanınıda sarayına taşıyarak vezirlik görevi bile vermiş.
Avrupa yolunda az gittik, uz gittik dere tepe düz gitmiş olsak da 41 yıl bekleme odasında durmakla tam üyeliğin önemini bin kat daha da artırıyor hala. Daha ilk günde müzakerelerin zor geçmesi, Avusturya’nın son anda tutumundan vazgeçilmesiyle kılpayı çerçeve belgesi üzerinde anlaşma sağlanması bu yolda daha çok mesafe kat etmemiz gerektiğinin işaretlerini vermişti. Nitekim 3 Ekim 2005 müzakerelerin başlamasından önce Türkiye’nin Ermeni soykırımı tanıması gerektiğini söylenmesi, ardından Türkiye’ye illallah dedittirecek türden masadan kalkmamıza yönelik girişimler o günkü gibi hala akıllarda taptaze duruyor. Neyse ki, hükümetimizin soğukkanlı kalarak oyunu bozmayı başardı, korkulan olmadı ve Türkiye masadan kalkmadan müzakereleri başlatma tarihini bütün engellemelere rağmen koparabilmiştir. Böylece AB karşıtlarının hevesini kursağında bırakmıştır. Yine Türkiye Haziran 2006’da Rumların Kıbrıs meselesini bahane ederek veto tehdidi şalvosunu soğukkanlı birşekilde savmayı da başarabilmiştir.
Böyle kararlı adımlar takip edildiği sürece kazanan biz kaybeden önyargılı kesimler olacaktır. Avrupa yolculuğunda birtakım zinde mihraklar takozlar koysalarda çokşey kaybetmiş olmayacağız. Çünkü bizim insanımızın özgürce yaşaması için gereken normlar, maalesef Brüksel’in koridorlarında elde ediliyor. Bir zaman insan hakları çerçevesini tüm dünyaya öğreten durumda iken şimdi öğrenen konuma geçtik. İç mekanizmalar ve etkin güç, Avrupanın önümüze koyduğu kriterleri düşünüp insanımıza lutfetmediği için, AB Türkiye için cazibe merkezidir hala.
Velhasıl Uzun ince biryoldayız, Avrupa yolunda mücadelemiz fiyaskoyla neticelense bile insanımızın insanca yaşama standartının aracı olan AB kriterleri Ankara kriterlerine dönüşerek yolumuza devam edebiliriz pekâlâ. Çünkü hayat devam ediyor, gün ola harman ola, bakalım daha neler göreceğiz.
Vesselam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Avrupa Yakası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: