TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 MİLLİ ŞUUR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: MİLLİ ŞUUR   Perş. Ağus. 07, 2008 12:42 am

MİLLİ ŞUUR

alperen GÜRBÜZER

Biz; ‘‘müspet milliyetçiliği” şiâr ediniriz. Avrupa’nın içimize attığı ‘’menfi milliyetçilik” tohumları bizi bağlamaz. İslâm’a köle ve hadim (hizmet) olmaya namzet bir milliyetçilik her zaman kabulümüzdür.

Fransız ihtilalini müteakip tüm dünyada gelişen milliyetçilik akımları, batı’dan ithal olduğu bir sır değil artık. Avrupa’da kilise sultası sükûnet bulunca, milliyetçilik sahneye çıkıverdi. Avrupa’da dalga dalga yükselen milliyetçilik akımı kendi coğrafyamıza da sıçrayarak şemsiyemiz altında yaşayan mevcut kavimleri tahrik etmiş ve böylece Batı fırsattan istifade, menfi milliyetçilik Truva atını içimize konuşlandırarak Osmanlı’nın çöküşünü hızlandırmayı başarmışlardır. Gerçekten de bu durum bağrımızda yaşayan kavimlerin milliyetçilik reflekslerinin canlanmasına neden olduğu gibi, her birinin bağımsız devlet olma isteklerini de perçinlemiştir. Oysa Osmanlı’nın üç kıtada hükmetmesinin sırrı vahdet(Birlik) bilinci idi. Nitekim bütün ırklar vahdet şuuru içinde altıyüz sene bir arada yaşamayı başarmışlardı. Osmanlı çokluk içinde birliği sağlayan tek cihangir devletti çünkü. Maalesef, Batıdan toprağımıza sıçrayan menfi milliyetçilik rüzgârları bir anda ‘’birlik beraberlik” şuurunu silip süpürmüş, netice-i itibariyle geldiğimiz nokta ise; Sakarya!

F.Grenard; ‘‘Osmanlı hiç bir zaman milliyetler zıddiyetini yaratmamıştır” diyerek, Osmanlı’nın uzun seneler bu şuurla ayakta kaldığının gerçeğini vurgulamıştır. Dolayısıyla Osmanlı; çeşitli kimliklere sahip azınlıkların birbiriyle bütünleşmiş ve aynı kilimin desenlerinin görüntüsü tarzında şekillenmiş topluluklardan meydana gelen cihanşümul bir devlet diye tarif edilebilir. Fakat bu birlik kilimi XIX. yüzyılda hızla yayılan menfi milliyetçilik rüzgârları sayesinde Osmanlı’nın hem vahdet şuurunun hem de ümmet anlayışıyla çatışması sonucunu doğurduğu gibi sosyal bir hareket olarak milliyetçilik akımının ortaya çıkmasını sağlamış, böylece ortaya çıkan bu cereyan yeni bir devletin kurulmasına zemin hazırlayarak ulus devletin doğmasına yol açmıştır. Aslında değişen devlet değildi, yeni bir anlayış kalıbına geçişti sadece. Nasıl ki Osmanlı, Selçuklunun bir devamı idiyse, Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’nın bir devamı niteliğindedir. Dolayısıyla Cumhuriyeti Osmanlı’dan ayrı değerlendirmek abesle iştigaldir.

Anlaşılan Milliyet fikri tarihin derinliklerinde bir nüve, ortaçağlarda bir filiz, zamanımızda da doruğa ulaşmış bir akım olarak yoluna devam edeceğe benziyor. Zira Milli Şuur, önceleri Roma’nın yıkılışı ve parçalanması sonucu meydana gelmiş, sonra Ortaçağ’da canlanmaya başlamış, Rönesans’tan sonra da hız kazanmıştır. Kelimenin tam anlamıyla, asri milletler, Ortaçağ’da Roma’nın parçalanmasıyla vücut bulmaya başlamışlardır. Yani bu parçalanmanın modern anlamda milletlerin doğmasıyla birlikte milliyet duygusunun doğmasına da vesile olmuştur diyebiliriz.

Orijinal bir Mısır kavmine, ancak antikite(ilk çağ) çağında rastlayabiliyoruz, fakat tam gelişmiş halde değil tabiî ki. İran ise o çağlarda bir dağınık manzara arz eder. Hakeza Akdeniz Avrupa’sında da Yunan, Atina ve Isparta gibi siteleri görmek mümkündür. Bütün bu tohum veya site görünümü veren teşekküllerin ‘‘asri millet” kimliğine kavuşması yukarda da belirttiğimiz gibi Roma’nın parçalanıp dağılmasıyla gerçekleşebildi ancak. Görüldüğü gibi milli oluşumların yapılanmaları birden ansızın doğmamış, tarihi bir süreç içinde yavaş yavaş ortaya çıktığı anlaşılıyor.

Sebepler zinciri üst organizasyonların doğmasına yol açmıştır. Nasıl mı? Mesela Bizans’a ‘’Helenizm” şuuru veren en önemli etken, sürekli Türk, İran ve Araplarla karşılıklı yapılan savaşlar veya kendi aralarındaki mücadelelerdir. Bu savaşlar sayesinde İstanbul çevresinde milli şuuru halkası oluşabilmiştir. Demek ki; savaşlar bir noktada milli duyguların perçinleşmesine sebep olabiliyor da. Nitekim İspanya sürekli Araplarla yaptığı savaşlar sonucunda milli şuur kazanabilmiştir. Hakeza yine İngilizlere şuur kazandıran ruh hali, Elizabeth’den sonraki devrede İspanyollarla yapılan savaşlar olup, bu savaşlar neticesinde İngiltere Kraliyeti doğdu nihayet. Demek ki her alanda sebep-netice ilişkisi esas olduğu gibi, milliyet şuurunun gelişmesinde de sebep netice ilişkisi geçerli akçeymiş meğer.

Ortaçağ sonlarına şöyle bir göz gezdirdiğimizde Batının en medeni ülkesi İtalya’dır. Fakat XIX. asır sonlarında Venedik, Milano, Cenova ve Floransa arasındaki beliren iç kavgalar ve çekişmeler bu medeni yapıya gölge düşürmüş, derken bu ülkeleri birlik şuurundan mahrum bırakmıştır. Dante, bu gidişata dur demek için; ‘‘Milli İtalya dili” tılsımını ateşlemiştir kitlelere. Onun bu çıkışı yeniden milli şuur etrafında adımların atılmasını sağladı. Bu yüzden Dante, Batı klasiklerinin remzi olmuştur.

Almanlara da milli duyguyu veren olay; Romen-Cermen ihtilaflarıdır. Protestanlığın dirilmesinde önder olan Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesi de işin tuzu biberi olmuştur. Daha sonraki devrelerde ise milli duygular Nazizm’in ırkçılığına dönüşecektir.

Bizimle birlikte yaşayan Balkan devletlerine baktığımızda; Bulgar ve Sırplara milli şuur veren hadisenin Osmanlı’nın Balkan savaşlarında istilaya uğramasından kaynaklandığını görürüz. Vahdet şuurumuz, Balkan devletlerinin birer birer ayaklanması ile milliyetler tezadına dönüşmüştür maalesef.

Fransız ihtilalinin neticesinde ‘‘Hâkimiyet milletindir” prensibi doğmuş, bu slogan XIX. Asrın birinci yarısından sonra meyvelerini vererek Roma, Yunan, Sırbistan gibi tek çatı altında yaşayan ülkelerin bağımsızlıklarını elde etmelerini sağlamıştır.

Artık XIX. asrın sonlarına doğru iyiden iyiye, önceleri kıvılcım, sonra alev alan ‘’Milli Şuur” ruhu koca bir ateş meşalesi haline gelerek dünyanın gündemine girebilmiş, hatta milliyetçilik kavramı etrafında kürsüler kurulmasının yanı sıra, bu meşale bir fikir, bir akım, bir kaide ve kurallar manzumesi haline gelmeye başlamıştır. Milli devlet temaları dünya gündemine iyiden iyiye yerleşmiş ama daha sonraları dünya ölçeğinde gelişen küreselleşme dalgası milliyetçiliğin hızını azalttığı da ayrı bir vaka. Bu arada şunu belirtmekte yarar var; her ne kadar dünyada birtakım değişik adlar altında bloklar kurulsa da, asıl itici gücün milli şuur olduğu da gözlerden kaçmıyor. Çünkü oluşturulan paktlara katılan her ülkenin temsilcileri, katıldığı platformlarda önceliğini kendi ülke çıkarlarını hesaba katarak tavır sergiliyorlar. Oluşturulan birlikteliklere şeklen küreselleşme denilse de aslında iyi incelendiğinde özünde ülke menfaatlerinin ön planda tutulduğu anlaşılıyor.

Ümmet şuurunun en parlak birim olmaya yaklaştığı an ise ‘‘Haçlı Seferleri” dönemidir diyebiliriz. Fakat bu ümmet bilinci, belli bir dönem itibarıyla sınırlı kalmış, yani millet kavramı kadar uzun uzadıya kalıcı olamamıştır. I. ve II. Dünya savaşlarında görülen ittifak, ya da itilaf adı altında bloklaşmalarının temelinde devletçilik şuuru hâkimdir. Çünkü bloklaşma ile bir araya gelen ülkeler nihayetinde kendi âli menfaatleri denilen çıkar ilişkilerine göre savaşmışlardır. Kurulan ittifaklar belli bir amaca ulaştıktan sonra tekrar köylü köyüne, evli evine misali dağıldıkları gözlemlenmiştir. Nitekim Varşova paktı çöktü, diğerlerinin de uzun ömürlü olacaklarının garantisi yok, NATO ve AET gibi bloklar zaman içinde eriyebiliyor da. Bolşevik ihtilalinden sonra “sınıf şuuru” unutulmuş, yerini Rus milli menfaatleri almıştır. Zaten sınıf milletin bütünü değil bir parçasıdır. Öyle görünüyor ki, tarihin temel yürütücü birimi önümüzdeki yıllarda da milliyetçilik olacak gibi. Ama Ümit ederiz ki milliyetçilik şovenliğe dönüşmez. Şu günlerde global ve evrensellikten dem vurulsa da, evrensellik her nedense hep şekilde kalıyor, asıl niyet ve içgüdü kanaatimce milli menfaatte odaklanıyor galiba.

Batı cenahında böyle olurken, acaba doğu nasıl durumda derseniz; mesela Araplar ve Berberiler, dünyanın gidişatının tam tersi bir görünüm veriyorlar. Nasıl mı? Şöyle ki; söz konusu ülkeler Millet olma şuuruna erişemediklerinden bölünmüşler ve şu isimlerle anılmaktalar:

-Şeyhlikler, Krallıklar, Emirlikler, Cumhuriyetler vs. diye. Her ne kadar tarihte Arap dünyasında görülen kabile çatışmalarını milliyet çerçevesinde değerlendirilmese de, Emeviler’de görülen Mevalilik, yani Emevi dışındakilerin azadlı köle görme düşüncesi, bir nevi ırkçılık hareketi olarak değerlendirilebilir pekâlâ. Öyle ki, Emeviler ibadetlerde bile, Emevi imamın arkasında namaza durulur esası getirmişlerdir. Oysa dinin milliyeti, ırkı olmaz.

Savaşların tek başına milliyetçilikten kaynaklandığını söylemek de yanlış olur. Böyle olsaydı savaşlardan önce milli oluşumların olması gerekirdi. Ama şunu söyleyebiliriz; milli şuur ve milliyetçiliğin doğuşunda savaşların büyük bir rolü olduğu muhakkak. Şu bir gerçek tarihin derinliklerine indiğimizde site kavgalarında bile aynı kavmin şehirleri birbirleriyle mücadele içinde oldukları görülecektir. Hakeza din savaşlarında aynı soy içinde kan davaları söz konusuydu. O tarihlerde milliyet kavramı yoktu, ama insanlar çeşitli bahaneler ve sebeplerle savaşıyorlardı. Savaşlara neden olan amiller ne ise, dinleri, dilleri ve daha sonraları milliyetçiliği doğuran sebepler de aynıdır. Allah’ü Teâla (C.C.) her şeyi bir sebebe bağlamış çünkü. Tıpkı bulutu yağmura vesile kıldığı gibi. Zira Hiçbir şey gökten zembille inmiyor.

Milliyetçiliğin zıddı, elbette ki emperyalizm olgusudur. Emperyalizm dallanıp budaklandıkça aynı oranda milliyetçilik de gelişecektir. Her iki unsurda birbirlerinden beslenen yapışık ikizlerdir adeta. Türk halkının Kurtuluş savaşını zaferle noktalamasının altında yatan gerçeklerden biri de, azgınlaşan emperyalizme karşı verilen tepkilerin oluşturduğu engin ruhtur. Milli Kurtuluş mücadelesi aynı zamanda ulus devletine geçiş olup bir anlamda milliyetçiliğin dirilişidir. Bugün devletimiz Milli mücadelenin zaferi neticesinde milli karakter kazanmıştır. Elbette milliyetçi olacağız, ama bizim milliyetçilik anlayışımız, başka milletlere zulüm, baskı ve sömürmek manasında olmayacak asla. İstesek de ırkçı olamayız, çünkü sevgi denen iksir genlerimize işlemiş. O halde Milliyetçilik kavramını şekilcilikten çıkarıp öz manada, yani Bediüzzaman Said-i Nursinin dilinde; ‘‘müsbet milliyet” adını alan milliyetçilik tarifini esas almalı.

Şu da bir gerçek; dünya üzerinde ne kadar millet varsa bir o kadar da millet tarifi yapmak mümkündür. Şöyle ki;

-ABD: Anayasa’ya bağlılık ve Amerikan vatandaşlığı ilkesini esas alarak,

-İsveç: Ortak vatan, ortak tarih ülküsünü şiar edinerek,

-İsrail: Din ile beslenmiş İsrail idealini savunarak,

-Hindistan: Kozmopolitlik manzara içinde bir arada yaşama amacını taşıyarak,

-Fransız: Kültür birliği etrafında bir arada bulunmak olarak,

-Alman: Soy birliğine önem vererek,

-İrlanda: Soyu esas alarak tarif yaparlar. Hâsılı mensubiyet şuuru her ülkenin kendi ortak paydalarında buluştuğu noktalarda meyve verebiliyor.

Görüldüğü gibi her millet kendi menfaatine ve çıkarına uygun tarifini yapmaktadır. Bunda da haklıdırlar. Çünkü milletler ancak ortak paydalarda bir arada durabiliyorlar.

Bizim Türk Milleti olarak diğer milletlere nazaran avantajımız, daha çok ortak paydalarımızın olmasıdır. Coğrafyamızı da bir takım etnik alt kimliklerin olması millet olmamıza gölge düşürmeyecektir, bilakis etnik ayrılıklar ayrılık sayılmaz bir bütünün, yani millet olmanın zenginliğidir. Etnik ayrılıklara farklı gözle bakmamalı ve bir milletin zenginliğini ortaya koyan unsurlar olarak telakki edilmelidir. Etnisiteleri durduk yerde kaşırsak o zaman problem var demektir. Her şey kendi mecrasında, doğal akışına bırakmakta sayısız faydalar var. Yetmiş iki millete aynı gözle bakan bir necip millete de bu yakışır zaten. Çünkü hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
MİLLİ ŞUUR
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: