TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 TÜRKİYE VE TÜRKİYEM

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: TÜRKİYE VE TÜRKİYEM   Cuma Ağus. 01, 2008 12:05 am

TÜRKİYE

ALPEREN GÜRBÜZER
Mondros’un ağır şartlarını kanıyla silip atan Türk Milleti bugünkü zor çemberi de aşacak ruhtadır pekâlâ. Yeter ki, üzerimize serilmiş ölü toprağı bir an evvel atabilecek gücü bulalım.
Bugün Türkiye, sosyal değişme sürecini yaşıyor. Bunalımın sebeplerini bilmeden çözüm bulmaya kalkışmak altından kalkılamayacak yeni meseleler doğurabilir.
Geçmişte yaşadığımız ekonomik krizler, ülkenin gündemine “sistem meselesini” getirmişti hep. Böylece ara sıra yaşadığımız büyük ekonomik bunalımlarla mevcut sistemin problemler karşısında tıkandığını ve çözüm getiremeyeceğini idrak ettik. Demek ki; her problemin özünde sistem meselesi söz konusuymuş.
Tarihe şöyle göz attığımızda, II. Dünya Savaşı’nın ağır şartları, ülkemize “yol vergisi”, “ekmek karnesi”, “gaz kuyruğu” olarak yansımış, derken bu durum halkın şeflik sistemine karşı tepkisini doğurmuş, ardından yerini çok partili hayata terk etmiştir. Yeni iktidarın rahatlatıcı ekonomik politikaları, yani refah siyaseti DP’yi bir anda kitlelerin nezdinde sevgili yapmıştır. Aslında Türk ekonomisi 1957’de tıkanmaya başlamıştı. O yıllara bir göz attığımızda “Vesika”nın yerini “tahsis”ler almış, dolayısıyla siyasi rekabetin düşmanlığa dönüşmesi ile birlikte Türkiye 27 Mayıs’ın eşiğine getirilmiştir. Böylece her on yılda bir tekrarlanan demokrasiyi askıya alan kesintili dönemlere girdik. Oysa darbe dönemleri hep gözyaşı, hep kan, hep sefalet getirmiştir. Dün olduğu gibi bugünde Türkiye’nin önünü açacak sihirli formül arıyoruz. Halk, jandarma dipçiği ile hizaya getirilmek istenen Türkiye istemiyor, artık ülke halkı yeter gayri dese de bir kere alışmışlar her tür cinsten darbe yapmaya, hala ara sırada olsa zinde güçler muhtıra vermekten geri durmuyorlar.
Bugünkü Türk toplumunun en büyük talihsizliği, sosyal ve ekonomik bunalımla birlikte köksüzlük dediğimiz “tarihten kopmuşluğun” üst üste biriktiği problemler ağına düşmesidir. Tarihten yeteri kadar ders almayışımız, kitleleri tarihinden bihaber hale getirmiş, derken yarınından emin olamayan nesiller türemsine yol açmıştır. Çözüm; tarihi şuursuzluğa son verip, “ati”ye yönelmekten geçer. Manevi yapıdaki dejenerasyonun tek sebebi ise takip edilen yanlış kültür politikalarıdır. Tanzimat’tan günümüze kadar geleneksel kültürümüzden kopuk çareler ararsak olacağı bu idi.
Osmanlının son dönemlerinde batı sömürgeciliği ülkemizi derinden sarsmış, öyle ki hasta halimiz Tanzimat’ı doğurmuştur. O yıllarda başlayan temel çelişkimiz merkezle kenar arasındaki çelişkidir. Böylece Tanzimat’tan beri devam eden merkez-kenar çelişkisi bütün reformların tabandan değil tavandan gelmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet dönemimizde de toplum tam anlamıyla “yönetime katılım” zevkini yaşamamış, sadece “güdülen sürü” sürecini yaşamıştır. Geçmişte her ne yaşadıysak yaşadık, şimdi sivil katılımcı politikalar üretmek ve hayata geçirmek zamanıdır. Bunu başarırsak Türk insanına en büyük hizmet olacaktır. Türk-İslâm ülküsünde “sivil toplum”, “yönetime katılma” çok önemli yer teşkil eder çünkü.
Belki de tarihimizde ilk defa “tabandan” gelen sosyal değişmeyi başlatacak gelişmeler yaşıyoruz. Bugünlerde “sivil toplum”, “sivil katılım”, “katılımcı demokrasi” vs. gibi temalardan sık sık söz edilir olması bu ümidi doğuruyor. Bu konuda panellerin ve konferansların düzenlenmesi sevindiricidir. Türk toplumu artık “tepeden” gelen bürokratik yönlendirmelerle değil, “alttan” gelen ekonomik ve sosyal değişmeler yaşamak arzusundadır, bu böyle biline.

Gelişme halindeki ülkeler ne köylü ne de şehirlidir. Türkiye halkı da ne köylü ne de kentlidir. Onun için Türkiye gibi ülkeler ne geleneksel ve zihni yapısını koruyabiliyorlar ne de sanayileşmiş bilgi toplumunun iş ve zihni disiplinini gerçekleştirebiliyorlar. Bu toplumlar geçiş süreci yaşadığından dolayı sürekli doğum sancısı yaşamaktadırlar.
Şehirler, ileri toplumları örnek alır hep. Köyler ise mevcut yapının koruyucusudur. İşte bu ikilem hali, zıtlaşmaları ve sistem çatışmalarını kaçınılmaz kılıyor maalesef. Kelimenin tam anlamıyla köyler statükocu, şehirler ise hareketli ve değişken yapı görünümdedir. Bu yüzden bu ülkelerde kimlik bunalımı da had safhadadır.
İnsanımız bir keşmekeş ortamında kimlik sancısı yaşıyor habire. İnsanlar, doğulu musun, batılı mısın, Müslüman mısın, ateist misin? Gibi soruların cevabını bulamamanın ızdırabını yaşıyor adeta.
Bu noktada süper devletler bu zaafımızdan yararlanarak “az gelişmiş aydın” üzerinde etkili olarak devamlı kültür ihraç ediyorlar coğrafyamıza. Türkiye’nin sözde ideolojik beyinleri, batı’lılardan daha “keskin” batıcı olup, ortaya çıkıyorlar. İdrakimize giydirilen “izm”lerin savunucuları efendilerinden daha hızlı batıcı edasıyla bu ülkenin değil “ülkesizlerin dünyasını” beynimize işliyorlar. Bize ait olan her ne varsa ondan söz edeni “mürteci” diye damgalıyorlar. Kimse “bize ait model”den söz etmiyor. Sanki model oluşturmak batı’ya mahsus meziyetmiş gibi empoze ediyorlar sağa sola. Türk insanı “sistem oluşturamaz” imajı hâkim belleklerde. Yine de büsbütün yelkenleri indirmiş sayılmayız, zira üzerimizdeki ölü toprağı atacak aydınlar çoğalıp ülke gündemini belirledikçe biraz olsun ümit var oluyoruz. Tek tesellimiz kökü mazide olan ati aydınlarımızın varlığı.
Evet! Dövizle istediğimiz şeyi alabiliriz, hatta Dinar’la petrol alabiliriz, ama bize ait olan yitik hafızamızı dünyanın hazinelerini getirseniz geri alabilir misiniz? Öyleyse “kalkınma” demek, illa da döviz ve dış ticaret demek değildir, aynı zamanda manevi kalkınmayı gerçekleştirebilmektir. Elbette ki, Türk ekonomisi, ancak dışarıya ihracat yapabildiği takdirde işleyebilecek, içte de üretimi artırarak yol kat edecek ki dışa bağımlılıktan kurtulabilsin. İhracat ve İthalat denge içerisinde olmadığı zaman, yatırımlar ve üretim azalmaktadır çünkü. Ekonomik bunalımın yaralarını sardıkça belki de zamanla, modern çağın en üst seviyesine gelebileceğiz. Unutmayalım ki, dışardan kredi verenler, zamanında ödemeleri ödeyebilecek durumda isek ancak o zaman kredi musluklarını açıyorlar. İşte IMF’nin ileri sürdüğü katı reçeteler bunun en tipik göstergesi, başka delil aramaya bilmem gerek var mı?
Medeniyet, enerji medeniyetidir. Bu çağda, enerji petrole dayanmaktadır. İnsanoğlu galiba petrol medeniyetinin son dönemlerini yaşamaktadır. Enerji kaynağı (petrol) tükenmeye başladığı için, “yeni bir enerji çağı”nın doğuş sancıları yaşanıyor, ister istemez bu durumda nükleer enerji gelişmiş ülkelerin malı olarak dünyaya ayak basıyor.
İleriki yıllarda tam manasıyla nükleer enerjiye dayalı sanayi kurulduğu zaman, ister istemez petrole dayalı otomotiv sanayi, kimya sanayi hurda haline gelecek. O halde Türkiye’nin nükleer enerji çalışmalarına daha şimdiden hız vermesi gerekiyor. Artık yeni enerji çağının “nükleer enerji” çağı olduğunun fark etmeliyiz.
Bugün bütün az gelişmiş ve gelişme halindeki ülkelerin temel meselesi, “sosyal değişmedir. Sosyal değişmeyi anlamamak meselelerden kaçmak demektir. Onun için sosyal değişmeyi iyi teşhis edip, ona göre toplumu sağlıklı bir şekilde yönlendirmelidir.
Şu bir gerçek ki, kültürdeki değişme toplumu, toplumdaki sosyal değişme, kültürü değiştiriyor. O halde gerek maddi gerekse manevi kalkınma dengesini kuracak sistem kurmakta yarar var.
Bugünkü halkımız, dünden farklı olarak “sivil toplumculuktan”, “sivil katılımdan” vs. dem vurması, aynı zamanda dünün tekrarcısı değil, yeniliklerin devamından yana tavır sergilemeleri zihni dönüşüme uğradıklarının belirgin göstergesidir.
Türk toplumu eskisi gibi bir tarım toplumu değildir, ama henüz sanayileşmiş bilgi toplumu da olamamıştır. Türkiye geçiş safhasındadır. Geçiş sürecini sancılı geçirdiğimizden dolayı meseleler de çığ gibi büyümektedir. Tarım sektörünün ekonomideki ağırlığının gittikçe azaldığı, sanayinin ağırlığının gittikçe arttığı görülmektedir. Sanayileştikçe Türkiye’yi idare etmek daha da zorlaşıyor. Sanayileşme hem ekonomik yapıyı, hem de sosyal yapıyı değiştirmektedir çünkü.
Malum olduğu üzere, Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda, tarımda petrolün yerine hayvan kullanılıyordu, Türkiye’yi idare etmek o sıralar çok daha kolaydı. Şimdilerde aktif nüfus içinde işçi kesiminin ağırlığı artmasıyla birlikte sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, yönetime ve kâra katılma gibi zihni yoracak bir dizi konular gündeme gelmektedir. O halde sanayileşmeye paralel olarak, bir “ücretliler” meselesi ortaya çıkıyor karşımıza. Zira ücretlilerin toplam çalışan nüfusa oranı artmaktadır. Dolayısıyla gelir dağılımındaki dengesizlikler siyasi gerginliklere, toplumsal huzursuzluklara yol açmaktadır. Çünkü sanayileşme kendiliğinden sosyal adaletsizliği artırmakta. Demek oluyor ki sosyal adalet meselesi sanayileşen toplumlar için çok daha önemlidir. Kapitalizmde üretim araçları sözde “fert”lere aittir, ama uygulamada birkaç patron ve tekelci sermayedarın elindedir. Komünizmde üretim araçları “işçi sınıfının” olup, uygulamada birkaç politbüro ve parti yöneticilerinin inisiyatifindedir. Yani kapitalizmde sermaye sahipleri, komünizmde parti bürokratları “ilk nimeti alanlar”, halk ise kuyrukta bekleyenlerdir. Türk İslâm ülküsünde ise devlet de, fert de, millet de üretim araçlarının sahibidir. Yani üç sektöre de ekonomik teşebbüs ve katılım sağlandığı gibi her üç sektörün de nimette ve külfette beraberliği esas alınır.
Dünyanın her yerinde toplum sanayileşme seviyesine gelince sosyal tabanlı militanlaşma yerini uzlaşmaya terk eder. Ülkemiz tam manasıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olmadığı için geçiş sürecinin militanlaşma havasına kendini kaptırıyor. İşte sürekli bunalım psikozu yaşamamız bu noktada düğümlüdür. Yani geçiş toplumunun problemlerini yaşıyoruz. Sanayileşmiş bilgi toplumu olduğumuzda sancılar azalacaktır elbet. Nitekim Sanayileşmiş bilgi yolunda ilerleyen Türk toplumunda artık milli gelirin paylaşması tartışmaları baş göstermeye başladı bile. Bu durum sosyal değişmenin bir neticesidir. Fakat sosyal değişme devam ettikçe toplumumuzda “normsuzluk” ve kimlik bunalımı koyulaşmakta, hatta dünya metasına yönelişin yansıması olarak hem içte hem de dışta mal talebini artırmaktadır.
Tüketim talebiyle üretim yetersizliği arasındaki dengesizlik, ciddi sosyal-siyasi krizlere de yol açmaktadır. Tarım ürünlerine olan talebin artış sebebi ise, dünyadaki beslenme meselesinden kaynaklanır. Madem dünyada tarım ürünlerine büyük ihtiyaç var o halde üç tarafımız denizlerle çevrili cennet yurdumuzda tarımsal üretimi artırmamız şart gibi. Bu noktada ister istemez ne yapabiliriz sorusu akla geliyor. Çözüm noktasında şu iki temel öneri önümüzde duruyor: Biri sulama, ötekisi tarımsal teknolojik donanımdır. GAP tam üniteyle gerçekleştiği zaman, Harran ovası, tamamen sulanabilecek, ayrıca enerji üretimi de büyük miktarda artacaktır. Bu noktada GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) Çukurova’dan sonra geleceğimizin ikinci petrolümüzdür diyebiliriz.

Nerden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin meseleleri dış ticarette düğümlenmektedir. Nimeti de külfeti de adaletle dağıtarak iç tüketimi azaltıp tasarrufa yönelmedikçe ya da verim ekonomisini gerçekleştirmedikçe meselelerimizin halledilmesi imkânsızdır. Türkiye’nin bütün ümidi, adil şekilde iç talebi düşürüp ihracatı artırmaktır.
Şehir toplumuyla birlikte kitle toplumu haline geliyoruz. Yani cemaat’ten, cemiyet’e geçiyoruz, hatta globalleşiyoruz. Üstelik bu büyük değişme, sosyal ve kültürel meseleler çıkarmasına rağmen gerçekleşiyor.
İçimizde ne kadar aşk olursa olsun, bugünkü toplumu iyi etüt etmeden, hiç bir şey yapamayız.
Artık kitlelerle beraber yüründüğü çağdayız. Çağımızda siyaset kitleler beraber yürütülüyor. Yani, Allah Resulü’nün kitlelerle beraber yürüdüğü çağa benzer bir çağdayız sanki. Veda Haccı’ndaki gibi, yönetenlerin doğrudan doğruya yönetilenlere seslendiği bir çağın içine giriyoruz adeta. Kelimenin tam anlamıyla “Habeşli köle”nin devlet adamı olabildiği bir çağdayız.
Oportünist değil, Osman Gazi’nin kurultay yaparak, idare edilenleri onlarla birlikte yönetme diye ifade edebileceğimiz, “sivil katılım” çağının kapısından içeri adım attığımız döneme giriyoruz galiba. Bu konuda ümit varız. Çünkü kitleler yönetime katılmayı konuşuyor, bizde varız diyor.
Fikirleri iktidara getirmenin yolu siyasettir. Türk toplumunda başarılı siyaset yapmak, ancak toplumdaki değişmeleri görmek ve ona göre tavır almaktan geçer. İşte bu toplumun lehine tavır uygulamaya geçerse o zaman yönetilenlerin yönetim üzerinde söz sahibi olmaları gerçekleşip, siyasetin önü açılacağı görülecektir. Bugünkü siyasetimizin tıkanmasının ana nedeni sosyal değişmeler karşısında politikacılarımızın masalcı ve destanî tavırlar sergilemesinden ötürüdür. Meseleleri satıhçı gözle değerlendirip özden uzak çözümler aramakla siyaset yara almaktadır. Neticede anti sosyal çözüm dediğiniz olgu hüsranla sonuçlanabiliyor da.
Siyaseti “toplumu idare etme sanatı” diye tanımlanmalı. Toplum hızla değişmekte, yeni arayışlar yeni kapıları aralıyor. Toplumdaki bu hızlı değişmeyi göz ardı etmeden halkı kucaklayıp, onunla bütünleşen bir siyaset anlayışı gerekir. Aynı zamanda çağın yapısına uygun çözümler üreten siyaset ortaya koymalı. Çünkü Çağımız sivil toplum kuruluşlarıyla teşkilatlı bir şekilde yaşıyorlar. Hızla bu teşkilatlar çoğalırsa onların gücü hepimizin gücü olacaktır elbet. Onun için katılımcı demokrasiden söz etmek için sivil toplum kuruluşların teşkilatlanmasının önünü açmalıyız. Aksi takdirde Onların varlığını kabullenmemek demokrasi konusunda samimi olmadığımızı ortaya çıkarır, bizden demesi.
Vesselam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
TÜRKİYE VE TÜRKİYEM
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: