TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU   Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am

ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
ALPEREN GÜRBÜZER

Aman Allah’ım, neydi O günler.
Bir mahşeri yaşıyorduk sanki. Sokaklar yürünmez hale gelmişti, hatta herkes birbirinden korkar olmuştu. Şöyle ki kaçanın kurtulduğu ve leş kargalarının ülkemize üşüştüğü hengâme idi o yıllar. Dalkavukların üstün sayıldığı, sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu bu devirde şehitler birbiri ardınca sıralanmıştı. Vaziyet bambaşka, yaşamak işkence ve eziyet, kaçan kurtuluyordu ahbap ve dost sandıklarından. Derken sahneye bir ümit doğuyordu. Bu ümit, kuşkusuz milletin bağrından çıkan “ÜLKÜ KERVANI” dır.
12 Eylül öncesi beşinci kol devredeydi. Kimsenin gıkı çıkmadığı o dönemde, acaba bu kördüğümü bertaraf edecek yürekli delikanlılar yok muydu? Elbette ki vardı, ama kolay olmadı. Devletin halledemediği, belki de planlanmış bir senaryonun kurbanları olsalar da, bu delikanlı yağız yiğitler yürekleriyle canla başla göğüslerini siper edip “ülkü kervanı” olarak tarihe not düştüler. Ayakların yerden kesildiği, hatta bedenlerin akkorlaştığı ve kurşun kurşun üstüne olduğu dönemlerde yaşandı bunlar hep. Böylece Hak yoldan dönmemeye yemin etmiş bu kervan: “Ülkücü” adı ile tarihte yerini aldı. Bu gençliğin vermiş olduğu mücadele dillere destan oldu böylece. Dostlarca takdir gördü, iç ve dış düşmanlar tarafından ise kösteklendi. Kem gözler nezdinde sırça köşklerinde geceleri mışıl mışıl uykularını kaçıran sıradan bir vaka olarak addedildi. O fırtınalı günlerde kurtlar sülük olup posttan sıyrılırken Türkiye kan revan içindeymiş kimin umurundaydı ki. Bu yetmezmiş gibi üstelik ‘bana dokunmayan bin yıl yaşasın’ anlayışı hâkimdi. Bir istisnası vardı, o da sadece anaların gönlü dağlanırdı bu elim vaziyette.. Bir de Türkiye’nin yoluna baş koymuş “Ülkü Kervanı”nın gönlü. Sinelerinde sevda vardır hep o ikili yüreğin.. Ölümüne bir sevdadır bu sevda, tarif edilemez de. İşte o hengâmede ülkü kervanı Mevlâna’nın Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) dediği ölümü analarına şöyle tarif ettiler:

“Ana gidiyorum Hakk yola,
İhtiyacım var dualarına,
Hakkını helal et bana ...” diye.

Belki de bu sözler dinleyen için, son bir mektuptu.
Şeb-i Aruz’u tadan şehitler, toprağına komşu gelen can yoldaşlarıyla birlikte anaların o hüzünlü sesleriyle adeta gök kubbeyi çınlatıyorlardı. Bütün bu ayrılık kavşağında kalpleri hüzünle dolsa da pes etmediler. Nihayetinde zorlu mücadelede kazanan dış ve iç güçlerin azılı dişi olmadı, kazanan millet oldu nihayet. Hâsılı toz bulut ve kan revan içinde akl-ı selim düşünme fırsatı bulamamışlardı.
Meydanda “Leş Kargaları” çekilince nihayet olayların analizini sağlam kafayla enine boyuna tahlil edebilme şansını yakalayabildiler ancak.
Şu kanaate vardılar: Sistemin bir oyunu imiş. Yani sistem ayakta durabilmek için bu tezgâhı Türkiye’nin başına örmüş. Zira bütün dünyada geçerli olan bir kural varmış: “Tekelci görüşler hükümranlıklarını sürdüre bilmek için, suni gerginliklerin türemesine zemin hazırlarlarmış meğer.
Hazırlanmış bu senaryoya rağmen, onlar halis niyetle milli tepkilerini ortaya koymuşlardı. Bir sevda uğruna Allah Rızası’nı kazanmak için baş koydular bu yola. Ölürsek “ebedi hayat”, kalırsak “vatan bizim” dediler. Hakk’tan Hakikatten herdem olsun ve “Hakk’ın boyasıyla boyansın gönüllerimiz” niyazında bulundular her daim.
Derken ihtilal oldu. Terazi kuruldu. Bir kefeye bu devletin temeline dinamit koymak isteyen güruh, diğer kefesine Ülkü Kervanı konuldu. İhtilal öncesi tufanı yaşamıştılar, ihtilal sonrası ise kıyameti yaşadılar sanki. Terazi önlerine konulunca ister istemez Mizan’ı hatırladılar. Uçsuz bucaksız hayaller boyunca Sırat Köprüsü’nden geçercesine yedi kat göklerin mavi derinliklerinde dolaşırlarken, bir an içten içe uyanınca gördükleri manzara hiç de iç açıcı değildi. Terazinin iki kefesindeki unsurlar eşit telakki edilmişti çünkü. Devlete başkaldıranlar ile devlete itaat edenler suçlu ilan edilmişti. Hikmet-i İlâhi olsa gerek mahpushane de varmış alın yazılarında. Neyse ki ilahi adalet bu dünyada tecelli etmese de, elbet öte âlemde ve Mahkemey-i Kübra’da er geç tecelli edeceğine inançları tamdı.
Mapushane, Ülkü Kervanı’nın daha da şuurlanmasını sağlamıştı. Sabr-ı Cemil sonunda mahpushane, “Yusufiye Medresesi” oluverdi gönüllerde.
Küçük cihattan büyük cihada beyan buyuran Fahr-i Kâinat Efendimizin yaşadığı günleri andıran bir döneme gelinmişti.
Ortalık sütlimandı artık. Bu seferde 12 Eylül sonrası bir imtihan tufanı içine yuvarlanmışlardı. Nitekim nefisler ön plana itildi. Ülkücülüğün kitabını ben yazdım, tarihini de ben başlattım diyenler oldu. Hatta dava da, ülkü de bana ait diyenler çıkıverdi.
Bütün bu egolar dünyasında akl-ı selim birileri çıktı yerinden doğruldu ve yürekli bir ses olan Muhsin Yazıcıoğlu şöyle dedi: “Hayır! Allah ve Resulü’nün hakikatleri dışında herşey tartışılır, hakeza lider de, teşkilat da, doktrin de tartışılır.”
Doğrusu da buydu. Bütün bu fitne ortamında hakikatin er geç tecelli edeceğine ümit vardılar. Şehitler kervanının hayatta kalanlardan beklediği de: Hak ve Hakikat yolu olan Allah yolu’ndan dönmemektir zaten.
Sistemin yeni kuşağın önüne koyduğu yeni bir oyun var yine. Bu sefer leş kargalarının yerini PKK almış. Yarın kim bilir hangisi?
Oğullarını kurban edecek yeni toy vatan evlatları aranıyor sürekli. Külfeti üstlenecek yeni delikanlılar revaçta üstelik. Eskiden bu işi üstlenecek gönüllü (ücretsiz) delikanlılar vardı. Şimdilerde pek gözükmüyor. Öyleyse ne yapmalı?
Sonunda ücretle bu işi yapacak delikanlılar bulundu. Yeni Yavuz delikanlılar da miadı dolmuş statükocu sistemin ayakta kalması için oynanan bir oyun olduğunun farkında olmayarak, bu görevi en iyi şekilde deruhte etmek için yola koyuldular. Anadolu’nun yağız evlatları Cudi ya da Kandil dağlarında en iyi şekilde dövüşüyorlar vatan ve millet uğruna. Ya conconlar, onlar da eğleniyorlar.
Peki, nimeti kim paylaşıyor dersiniz? Sakın bu soruyu sormayın. Niye mi? Çünkü sakıncalıdır bu sorunun cevabı. İsterseniz biraz ipucu verelim: Seçkinler, yani oligarşik elitist tabaka... Nitekim her zaman öylede olmuştur. Külfet yiğit evlatlara nimet seçkinleredir. Yani bir eli yağda, bir eli balda olanlar bu ülkenin dokunulmazlarıdır.

Bu oyun sürekli değişik adlar altında Türkiye’de tezgâhlanıyor. Bu senaryoyu bozacak biraz basiret gerekli. Değişmeyen tek şey gönlümüz, ülkümüz ve imanımızdır elbet.
Bugünkü Nizâm-ı Âlem Alperenlerinin dünkü Ülkü Kervanı’ndaki Ülkü erenlerinin yaşadıklarından alacağı binlerce dersler olsa gerektir. Onlar bu dünyada sefa sürmeden göçtü gittiler. Öyle ki “Salâtullah Selâmullah, Aleyke ya Resûlüllah” diyerek meydanlarda nice başlar verildi, hiç soran olmadı da onları. Varsın sormasınlar. Can bülbüle dönüşünce ne önemi var ki. Onlar ebediyete uçtular, hor açılıp gül oldular ve her ne ki var oldular. Zaten canları gövdelerine konuktu. Biliyorlardı zaten bir gün ruhlarının bir kelebek misali çıkıp gideceğini. Sonunda kafesten kuş uçmuşcasına, bu dünya kafesinden şehadet şerbetini içerek göç ettiler. Onların hayatları arkada kalan gönüldaşlarına bir tecrübe, bir ışık oldu. Ne mutlu onlardan ders alabilene...
Hak ile sevdalı olanlara, kendi özünü bilenlere ve Allah (C.C.) yolunda can verenlere çok şeyler borçluyuz. Ülkü kervanı’nın kutlu seferlerindeki yolcularına layık olabilmek için onlara yâr olabilmeli, kaygıdan azad olunarak ya da gönüllerimizi şadan kılarak, can mülkümüzü abad bilip can dostları selamlayarak yola koyulmalı.

Onlar “Bir ölür, bin diriliriz” dediler. Zira “Hak nasip eylesede, bu mübarek seferde Resulüllah (s.a.v.)’ın izinin tozuna sürsem yüzümü” dediler.
Gâh düşünde Cemalin bu kez görebilmek aşkıyla ebediyete kavuştular. Gonca gül misali gülerek vuslata erdiler.
Ruhları Şad olsun!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: ŞEHİTLERİMİZ-
Buraya geçin: