TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN   Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm

ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

ALPEREN GÜRBÜZER

Yıllardır geçmişe husumet ve padişahları karalamak meziyet addedilmiş. Söğüt’te atılan mayanın neşvünema bularak üç kıtaya hükmeden imparatorluğa bu denli kötümser gözle bakmak bilmem hangi mantıkla izah edilebilir? Şu bir gerçek tarihin farkında olmayanlar bugünü de yaşayamaz.
Tarihi övgü ve sövgü eksenine oturtmak içinde bulunduğumuz acı manzarai umumiyemizdir. Düşüşlerimizle yükselişlerimizle kâh üzülür kâh seviniriz. Bir türlü sebep-netice ilişkisine bakmayız. Galiba, yüceltmek veya yermek kolayımıza geliyor. Oysa tarihi analitik gözle değerlendirmek çaba gerektiriyor. Bu yüzden çoğu insan, birinci yolu tercih ederek analitik tarih yaklaşımını yeğlemeyip, ucuz ve zahmetsiz yolu deniyor. Objektif kriterlerden yoksun bir takım tarihçilerimiz maalesef yarınlarımızı karartıyor. Belli ki hatasıyla sevabıyla yaşadığımız bir tarihimizin varlığından rahatsızlar.
Sultan Abdülhamit Han da nihayetinde bir insandır. Onunda hataları olmuş olabilir, ama büsbütün inkâra kalkışmakta abesle iştigaldir. Bu konuda o kadar ileri gidildi ki, ne gaddarlığı, ne zalimliği, ne kıskançlığı, ne de vatan hainliği kaldı, neredeyse bütün kötülüklerin müsebbibi ilan edildi. Tüm suçlamalar tamamen önyargılı ve ard niyetli çevrelerin yakıştırmalarından başka bir şey değildi. Şayet amaçları bir günah keçisi bulmaksa bunca çaba boşa, çünkü tarih ergeç gerçekleri ortaya koyuyor zaten. Tarihi anları yaşayamadığımız için tarihe övgü ve sövgü ekseninden bakıyoruz hep. Bu durumda ya tarihi analitik yoruma tabii tutmaktan çıkarıp farklı mecralara itmekteyiz ya da okullarımızda tarih öğretilirken tarihi objektiflikten uzak uygulamalara prim veriyoruz. Bir başka ifadeyle genç beyinlere tarihi anlatırken ya yüreklerini kinle, öfkeyle doldurmaktayız, ya da tam aksine tarihi aşırı övme veya kahraman varı duygular eksenine oturtuyoruz. Mesela Ermeni okullarında kışkırtıcılık yaptığı için yurtdışına sürülen Piyer Kiyar’ın Sultan Abdülhamit Han’a ‘Kızıl Sultan’ yakıştırmasını aynen kabul edip neslimize lanse etmeye çalışıyoruz. Demek ki, tarihi şahsiyetlerin bir kısmını kötülemek veya övmek metodu hastalığımız olmuş. Kronik vaka haline gelmiş bu durumumuzdan dolayı objektif tarihi araştırma yolumuz hep kapalı kaldı. Bu kilidi, bu düğümü açamadığımız gibi tek tip tarih modelinde ısrar etmeye hala devam edip, varsa yoksa kendi kendimize resmi tarih dedik. Hâsılı tarih bilinci olmayan toplumların durumuna düşüverdik.
Resmi tarihin bize öğrettiği Abdülhamit Han’ın Mithat Paşa’nın katili olduğudur. Oysa Sultan Abdülaziz Hanın katli ile ilgili davaya bakan Yıldız Mahkemesinin kararında Mithat Paşa suçlu bulunmuştur. Üstelik amcasının katline sebep olan Mithat Paşa hakkındaki idam kararını sürgüne çevirecek kadar da âlicenaplık örneği sergileyen bizatihi Sultan Abdülhamit Handır. Bütün bu gerçeklere rağmen Mithat Paşayı öldürttüğü yalanı ileri sürülebilmiştir.
Mithat Paşa İngilizlerin sinsi oyunlarına uyarak, aynı zamanda Talebe-i Ulûm’u da tahrik ederek Osmanlı’yı 93 harbi dediğimiz Osmanlı-Rus savaşının eşiğine getirmiştir. Üstelik bu savaşa ta baştan beri karşı olan Ulu Hakan Abdülhamit Han savaşın sorumlusu tutulabiliyor da. Daha da ileri gidilerek padişah Moskof taraftarı olarak ilan ediliyor. Oysa o 93 Harbi kararını vermek mecburiyetine itilmiştir. Harpten sonra ülkenin elden gittiğini ve ordunun ikiye parçalanacağını gören Abdülhamit Han bütün yetkilerini eline alınca istibdatçı suçlamasına muhatap kalıyor. Ulu Hakan ülkenin geleceği ve bekası için Meclisi Mebusanı kapatmak zorunda kalmıştır. Çünkü Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği gibi; Meşrutiyet 1878 Türkiye’sinin gerçeklerine asla uygun değildi. Nitekim altmışı gayri Müslim olan iki yüz kırk kişilik Meclisi Umuminin harp lehinde (93 harbi) kararı memlekete çok pahalıya mal olmuştu. Hatta Moskof’un Ayestefanos’a (Yeşilköy) kadar gelmesine neden olmuşlar. Böylece cihangir devlet özelliğimize gölge düşmüştür. Kırım savaşı, 93 felaketi, derken ittihatçı güruhu belası, Balkan musibeti ve cihan savaşı gibi bir dizi felaketler Osmanlı’nın sonunu getirir nihayet.
Ulu Hakan Abdülhamit Hanı müstebitlikle itham edenlere bir İngiliz gazeteci olan M. De Bolwitze Abdülhamit Han’ın dilinden şu sözlerle cevap veriyor:
‘’.. Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de büsbütün yokluğu kadar tehlikelidir! Kullanılması bilinmeyen bir memlekette hürriyet, nasıl kullanılacağını bilmeyen bir kimseye verilen silaha benzer. O kimse böyle bir silahla anasını, babasını, kardeşlerini, sonra da kendisini öldürebilir.. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir!..’’
Bu satırlar Ulu Hakanın hürriyet düşmanı olmadığının bariz göstergesidir, her şeyden önce ülkede hürriyet şuurunun gelişmediği bir zeminde hürriyetin kendisi değil de kabuğu ile oyalanmak olur ki, bu da bizi İngilizlerin dümen suyuna sokacağı muhakkak. Bakın Abdülhamit Han bu konuda şöyle der:
“.. Bizim Jön-Türkler, kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde meşruti idare ve Kanuni Esasinin ilanı demek umumi bir mücadele ve halkı birbirine saldırtacak bir muharebe ilanı demektir. Ne gariptir ki, İngilizler bu nimeti Hindistan’a bahşetmek istemedikleri halde, bizim Jön-Türklerce memleketimizi bir parlamento ve Anayasa ile teçhiz için her vasıtaya müracaat edip duruyorlar…’’
Bütün bu gerçeklere rağmen hala Ulu Hakan Abdülhamit Han hakkında Kızıl Sultan denilmesi talihsizliktir. O, ülkeyi İngiliz entrikalarının cenderesine sokan birçok ittihatçı güruhunu memleketin menfaati için maaşa bağlayıp istediği yerde kalma tercih hakkı vererek sürgüne gönderiyor. Hatta kendisin öldürmeye yeltenen doktorları dahi maaşla taltif ederek sürgün ediyor. Maksat ülkenin birinci derecede menfaatidir. Ulu Hakan Abdülhamit Han istese rakiplerini ne maaşa bağlar ne de sürgüne gönderirdi. Bir çırpıda idam mekanizmasını işletip yok edebilirdi. Ama O bunu yapmayıp merhametin doruğuna ulaşmış bir devlet adamı portresi edasıyla kan dökmenin ülkeye yarar getirmeyeceğini uygulamaları ile göstermiştir. Bütün hareketlerinde ölçüsü ülke çıkarları doğrultusunda olmuştur. İsmet Bozdağ bu mevzuda şöyle der:
“ Abdülhamit Han Namık Kemal’i çok seviyor. Fakat bakıyor İttihatçılar kendisine zarar verecek maaşını vererek sürgüne gönderiyor. Yani bu kadar ince düşünebiliyor..’’ Namık Kemal yurt dışında devlete muhalefet etmiş, ama o aynı zamanda hiç şüphesiz bir şair, bir edip, yani bir değer, bir kıymetimizdir.
Bilindiği üzere Abdülaziz Han’ın girişimleriyle Osmanlı’ya büyük donanma kurulma yolu açılmıştı. Fakat Ulu Hakan Abdülhamit Han amcasının kurduğu donanmayı Avrupalının düşmanlığını kazanmamak adına tersanede bekletiyor. Ulu Hakan Abdülhamit Hanın ömrü boyunca dikkat ettiği noktalardan bir var ki oda denge politikasıdır. Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Avrupa dörtle mi arasında izlediği ince stratejik siyaset dehasıyla denge kurmaya çalışmıştır. Eğer aksi yol izlemiş olsa idi çıkabilecek en küçük bir kıvılcımla bütün Avrupa devletlerinin kendi kulvarlarında birlikteliği vuku bulacaktı ki, bu da Osmanlının çöküşü demek olacaktır. O sürekli Avrupai devletlerin kendi aralarında ihtilaf içerisinde kalması için tabir yerinde ise kurdu kurda kırdırma politikalarını uygulayarak Osmanlının 33 yıl daha ayakta kalmasını sağlamıştır. Yani siyasi yönüyle dış politikada başarılar kaydediyor ve tam istediği noktaya geleceği anda, tahttan alaşağı ediliyor. Maalesef Ulu Hakan Abdülhamit Hanın bertarafını sağlayan İttihat terakki güruhu ülkeyi birbiri ardınca Trablusgarp (1911), Balkan (1912) ve I. Dünya Savaşına (1914) sokarak Devleti Aliye’nin gücünü sekteye uğratmışlardır. Zira İttihatçıların İmtizacı Akvam ve İttihad-ı Anasır politikaları Osmanlının sonunu getirmiştir..
Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın bütün bu politik dehasına ilave olarak Hilafet siyasetini gözden kaçırmamak gerekir. Hilafet siyaseti sayesinde Siyonizm’in oyunları bertaraf edilmiştir. Malum olduğu üzere İngilizlerle aramızdaki Filistin davasında, İngilizlere ümit bağlamış olan Siyonistlerin heveslerini kursağında bırakan tek güç Ulu Hakandır. Onun hilafet siyaseti sayesinde ilerisinde milli kurtuluş mücadelemizde İslam dünyasının maddi ve manevi desteğinin yolu açılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla birçok devlet adamının ve Alman devlet Prensinin; “…Ben siyaseti Abdülhamit’ten öğrendim’’ dediği padişahtır. Zira yaşadığı devrin karmaşık yapısını izlediği denge politikasıyla lehimize çevirebilecek maharetin adıdır sultan Abdülhamit Han.
Yılmaz Öztuna O’nun denge politikasını şu ifadelerle teyit eder:
“ II. Abdülhamit’in siyaseti Makedonya’da Hıristiyan azınlıkları, Bulgar ve Makedonyalılar ile Yunanlılar, Sırplar ve Romenleri denge halinde tutmak, daha açık tabirle; birleşmelerine ve tek cephe halinde Türklerin ve Arnavutların karşısına çıkmalarına engel olmaktı. Esasen bu kavimler arasındaki düşmanlık pek şiddetli olduğu için böyle bir siyaset gerçeklere dayanıyordu’’
Ne yazık ki, II. Meşrutiyetin ilanı akabinde namı şanı meşhur İttihatçıların İttihad-ı Anasır politikasının hayal ürünü olduğu açığa çıkmıştır. Şöyle ki Bulgarlar istiklale kavuşmuş, bu arada Avusturya Bosna-Hersek’i kazanmış, en son Girit’i de kaybederek bütün gayri Türk anasırın ayaklanmalarına zemin hazırlanmıştır. Böylece ecdat yadigârı coğrafyamız bir bir elimizden çıkmaya başlamıştır.
Bazı çevreler Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın Kanun-i Esasiyi yürürlüğe geçirmesindeki amacın, kendi tahtını korumak için yaptığı zannına kapılıyor. Oysa Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın Mabeyin Başkâtibi Tahsin paşaya söylediği sözlere baktığımızda bunun doğru olmadığı ortaya çıkar:
“ Bir hükümdar için lazım olan şey; memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat kanun-ı Esasinin ilanında ise, o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türkün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum..
… O sahte Islahatın başına bizzat ben geçmeliyim. İngiltere’nin dolaplarıyla düzenlerini boşa çıkarmak için yegâne çare budur. Bugün Islahat fikirleriyle sarhoş olanlar, akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir.’’
Eğer Ulu Hakan Abdülhamit Hanın düşünceleri hayata geçseydi ve onun ince siyaseti izlenseydi ne kiliseler kanunu yürürlüğe girip Yunan-Sırp ve Bulgar birlikteliği vuku bulurdu, ne de Balkan Harbi olurdu. Dolayısıyla ardından da I.Dünya Savaşı nüksetmezdi. Maalesef konjonktürel şartlar ve Mithat’ın zorlamalarıyla Meşrutiyet ilan edilmiş, ama sonra bunun İngilizlerin ve dış güçlerin bir dümeni olduğu anlaşılınca tekrar yetkileri eline alan Ulu Hakan Abdülhamit Han, meclisi kapatmıştır. Yetkilerini kullanan Ulu Hakan Abdülhamit Han 33 yıllık denge politikasının semerelerini tam göreceği sıralarda dış ve iç mihrakların tertibiyle tahtından indirilerek Osmanlının çöküş sürecini başlattılar.
Ulu Hakan Abdülhamit Han’a yapılan haksızlıkları nihayet anlayanlar oluyor, ama neye yarar ki. Bu geç kalınmış itiraflar Osmanlının çöküşüne çare olamıyor. Nitekim Şair Rıza Tevfik Ulu Hakan için:
“.. Tarih adını andığı zaman,
Sana hak verecek Ey Koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira eden,
Asrın en siyasi Padişahına’’ diyor
Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın birçok dâhiyane özelliklerinin yanı sıra, O’nun zamanında kurulan;
Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mektebi Mülkiyeyi Şahane),
Tıp Fakültesi (Mektebi Tıbbiye-i Şahane),
Harb Okulu (Mektebi Harbiye-i),
Teknik Üniversite (Yüksek Mühendis Mektebi)
Hukuk-Fen-Edebiyat Fakülteleri,
Güzel Sanatlar Akademisi,
Maliye ve Ticaret Okulu,
Yüksek Muallim,
Dilsiz ve Ama Mektepleri gibi bir dizi eğitim kurumlarının kurulmasına da imza atmıştır.
Bugün üzerinde sıkça kullanılan GAP projesi davasının bile fikir temelleri Cennet Mekân Sultan Abdülhamit Hana aittir. Zira Hicaz Demiryolu Projesi ve Boğaz köprüsü formülünü dâhiyane zekâsı sayesinde gerçekleşebilmiştir. Daha nice sayamadığımız birçok reformlar onun eseri.
Velhasıl; O hasta adam diye tanımlanan Osmanlı’nın ölümünü bekleyen zamanın birçok devletlerine karşı gerek sosyal, gerek iktisadi ve gerekse askeri reformları ile 33 yıl Devleti Aliye’yi ayakta tutarak heveslerini kursaklarında boğan tek devletlûdur.
Allah ondan razı olsun.
Vesselam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Hakan Şükürün Hayatı
» Hakan Çeliker Resimleri

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: