TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ   Paz Ekim 19, 2008 4:21 am

HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ
ALPEREN GÜRBÜZER
İslâmiyet, bütün dinleri, bir din olarak şemsiyesi altına alarak, aralarındaki münasebetleri bir din çerçevesinde değerlendirir. İşte İslâmiyet’in bu engin hoşgörüsü, her şeyin üstünde olan Vahiy’in kudretinden kaynaklanır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.), bu yüceliğin baş tacını oluşturur. Dinlerin kendi içinde mensupları, mezhepleri ve meşrepleri denilen çeşitliliği söz konusudur. Bu alt kimlikleri tek unsur olarak takdim edip, işte din budur denildiğinde ister istemez kıyamet kopmakta, bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
Diğer dinlerde olduğu gibi, İslâmiyet dairesi içerisinde de zenginlikler mevcuttur oysa. İçtihat farklılıklarından dolayı mezhepler doğmuştur. Hakeza Allah’ı zikretmede ve nefsi terbiye etme konusunda değişik usullerin tatbiki ile çeşitli tarikatlar gün yüzüne çıktı. Tabii bu arada Ehli Sünnet çizgisinin dışında nükseden mezhepler ve tarikatlar da söz konusu. Ölçü; Kur’an ve Sünnet. Kur’an ahkâmına ve Sünnet-i Seniyye’ye uygun her yol İslâm’ın kabulüdür. Bunun dışında ortaya çıkan fitne ve uydurma fırkalar Firak-ı Dalle’den (sapık kollardan) sayılır.
Ülkemizde bitmek tükenmek bilmeyen Alevilik meselesi, her defasında pişirilerek, insanımız arasında ayrılık tohumları ekilmeye çalışılmaktadır. Alevilik, bir alt kimlik veya bir yol olarak yorumlanması gerekirken, sanki başlı başına bir dinmiş gibi lanse edilmektedir. Oysa camii, sinagog, kilise dinlerin sembolleri ve ibadet mekânlarıdır. Dergâhlar, cem evleri umumi manada ibadet yapmanın ötesinde değişik meşrebe sahip müntesiplerin semah ve zikir yaptıkları yerlerdir. Dolayısıyla ne dergâh, ne de cem evi camii’nin alternatifi olan ocaklar değildir. Bir nevi manevi sivil toplum teşkilatlarıdır her biri. İşte bu noktada bütün mesele, cemevi’nin camii’nin karşısına alternatif olarak koyulmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Dinimiz İslâmiyet olduğuna göre, O’nun mabedi de camii’dir. Semah yapılan mekânlar, dergâhlar ve cem evleri sadece alt zenginliklerdir. Hiç bir zaman tek başlarına camii değillerdir. Tehlike cem evleri’nde değil, cemevleri’nin cami’ye karşı alternatifmiş gibi gösterilme girişimleri asıl tehlike. Eğer Alevilik alt bir kimlik ve meşrep değil de, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi din olarak ortaya çıksa idi, o zaman cem evi’ni de bir kilise, bir havra tarzında yorumlayabilirdik. Bir kere, gerek din adına, gerek mezhep adına, gerekse meşrep adına ortaya çıkan her teşekkül, kendi tanımını, gayesini, metodunu ve uygulamasını belirtmediği sürece tartışılmaya mahkûmdur. Her hareket, tarifini, usulünü, uygulamasını ve amacını mutlaka açıklamalıdır. Aksi takdirde mezheple meşrep, meşreple mezhep, dinle mezhep ve dinle meşrebin arası sapla saman misali karışacak, birbirinin yerine geçecek ve tam manasıyla kaos ortamı oluşacaktır. Bir kilimin içinde değişik desenler mevcut, ama hiç bir desen tek başına kilim adını alamaz. Kilim, değişik tonlarla ve değişik nakışlarla işlenmiş desenlerden bir araya gelerek isim alır ancak. Din de öyledir. Din kiliminin içinde çok çeşitli yollar, mezhepler ve meşrepler vardır. Mezhep ve meşrep gibi desenler tek başına dini temsil edemezler, sadece dinin zengin unsurları olarak telakki edilir.
Elbette yeryüzünün her yeri Allah’a ibadet etmeye engel değildir. Fakat camii, kilise ve havra dinlerin ibadet sembolleri ve mabetleridir. Sembollerin hukukunu hiçe sayıp da, cemevi’ni camii’nin üstünde bir mevkie veya karşısına oturtmak çabalarını birbirlerinin hukukuna tecavüz olarak addediyoruz. Her kurum ve müessesenin haddini bilmesi gerekir.
Medresenin fonksiyonu başka, dergâh’ın başka, hakeza cemevi’nin de başka. Bunların üstünde camii, bütün zenginlikleri bir araya toplayan mekânın adıdır. Üstelik camii minaresi, vaaz kürsüsü ve minberi ile değişik mezhep ve değişik meşreplerin mensuplarını aynı safta toplayan mabet mahallidir. Minberi adeta kürsü, mihrabı bizi ötelere taşıyan remz. Hele hele bir de Cuma günümüz var ki, o da Müslümanların cümlesini haftada toplu halde toplayan bir birlik meşalesidir. Cuma günü her mezhep mensubu, her meşrep mensubu, ne medrese, ne tekke, ne de dergâhta cuma namazını eda etmeyip, camiye koşmak mecburiyetindedir. Cuma; ismiyle müsemma toplanmak demektir çünkü.
Bütün bu örnekleri vermemizdeki gaye, Cem evi gibi manevi sivil toplum ocaklarının camii gibi umumu kuşatan mabede alternatif ibadet yeri gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir.
Alevilik ve Sünnilik İslâm’ın değişik yorumudur. Aleviliğin hem hasbi(samimi) taraftarları hem de siyasi taraftarları var. Siyasi ve sembolize hale gelmiş Alevilik, Alevi halkın iyi niyetleri istismar edilerek solcu sloganlara kurban edilmektedir maalesef. Bu durumu Aleviliğin radikal hareket alanına kaydırılması olarak yorumluyor ve Alevi-Sünni çatışmasına yol açacak tezgâhın provasıdır diye düşünüyoruz.
Hz. Ali’yi sevmek noktasında hiç bir Ehl-i Sünnet mensubunun itirazı yoktur. Yalnız sevmenin ölçüsünü tayin etmemiz lazım. Malum, Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s)’ı sevmede aşırıya kaçıp, (hâşâ) “İsa Allah’ın oğludur” noktasına taşıyarak, ifrata kaçmışlardır. O halde Hz. Ali (k.v.) gibi ilim kapısına ulûhiyet isnat etmek en büyük haksızlık olacağı gibi, inananlar arasında fitne sebebi olacağı muhakkaktır. İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah gibiler her devrin fitne temsilcileridirler. Bugün de İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah yok, ama onlara benzer değişik kılığa bürünmüş fitne mümessilleri iş başındalar adeta, biricik görevleri Müslümanlar arasında ayrılığı körüklemek, birlik ve beraberliği yok etmektir. Hz. Osman (R.A.) zamanında ve Hz. Ali (k.v.) devrinde doruğa ulaşan fitne hareketleri Müslümanlar arasında derin uçurumların açılmasına neden olmuştu. Gerçi Hz. Ali (k.v.) zamanında Müslümanlar arasında yapılan savaşların bir kısmı içtihat farkından doğan mücadelelerdir. Müslümanların aralarında ihtilafa sebep olan şu üç olay:
1- Cemel Vakası,
2- Sıffın Vakası,
3- Kerbela Vakası hala hafızalarımızda yankı buluyor.
Cemel Vakasını Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.’leri: “Cemel Vakası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Mektubat, 15. Mektup sh.53 1986 İst.) der. Üstat bu sözleriyle içtihat farklılığından doğan bir durum tespiti yaparak Cemel Vakası’nın gerçek ruhunu ortaya koyar. Hatta satır aralarında İslâm ulemasının şu sözlerine de yer vererek: “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kal etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler.” (a.g.e. sh.53) yorumunu yapar. Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet erbabı da Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiştir, diyemez de. Çünkü ölçü var ortada, Rasulullah(s.a.v): “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz.” diye beyan buyurmakta. Sıffın Vakası ise Hz. Ali (k.v.)’in hilafet ictihadıyla, Hz. Muaviye’nin de saltanat ictihadıyla karşı karşıya geldiği savaştır konusunda ulemamız hemfikir. İkisi de gerek hilafet adına, gerekse saltanat adına İslâmiyet’e hizmet etmek istemişlerdir, iddia edildiği gibi imamlığı elde etmek için değil. Hz. Ali (k.v.)’in Hz. Osman (r.anh.) katillerinin hemen tesliminin yanlış olacağı ictihadı, Hz. Muaviye’nin de bir an evvel katillerin cezasının icra edilmesi ictihadı aralarında olayların vukuu bulmasına sebep olmuştur.
Kerbelâ olayı ise, içtihat meselesi olmayıp, doğrudan doğruya Emeviler’in ırkçılık politikalarına karşı tepkiden doğmuştur. Yani, vakanın temelinde din ve milliyet çatışması söz konusudur ki, Said Nursî Hz.leri bu mevzuda: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-ı İslâmiyet’i, Rabıta-i milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider.’’ (A.g.e sh.55)diye aydınlatıyor bizleri. Tabi netice malum, Hz. Hüseyin ve nice Ehl-i Beyt Yezid zulmüne maruz kalarak katledilmiş ve şehit olmuşlardır. İşte bu vahim olay Müslümanlar arasında ciddi boyutta ayrılıklara yol açmıştır. Ayrılığın temelinde tarafların birbirini tanımamaları ve karşılıklı önyargılı nitelemeleri yatmaktadır. Oysa hiçbir Ehl-i Sünnet ve Sünni çocuklarına Yezit ismi dahi vermemiştir. Aksine Sünni insanların çocukların da çok sayıda Ali, Hasan, Hüseyin isimleri var. Demek ki ayrılığımız ve gayriliğimiz yok. Yeter ki, birbirimizi tanımaya çalışalım, ‘iri olalım, diri olalım, gelin canlar bir olalım’ diyen arifibillahın sözlerine kulak verelim gerisi kolay, hasmani tutumları bir kenara atıp, İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah kılığında aramızda dolaşan tahrikçi unsurlara meydan vermemeliyiz. İşi kolay kılmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye? Kerbelâ Vakası’nın neticeleri üzerinde Bediüzzaman Said-i Nursî: “Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.” (a.g.e. sh.55)yorumda bulunur.
Gerçekten de evliya aktabları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla günümüze kadar kollarıyla birlikte uzanmış, bir kısım silsile kollarının nispetleri kesilmiş (manevi yönden halife bırakmayan kollar), bir kısım kollar da manevi sulûk yolunu devam ettirerek, kıyamete kadar devamını sağlayacak silsileyi şerife halka denilen sistemi kurmuşlardır. Nitekim Cafer-i Sadık Hazretleri gibi nice mürşitler Ehl-i Beyt’in manevi kanalından yetişmiş, daha sonraları da Mevlâna Halid, Abdülkadir Geylânî, Ahmed El Rufaî, Şah-ı Nakşibendî, Piri Türkistan-î Ahmed Yesevi, Mevlâna gibi zatlar hep bu velayet pınarından gelmişler ve böylece çağlara feyiz aktarmışlardır.
Alevilerin Ehl-i Beyt sevgileri sadece Aleviliğe mahsus olmayıp, Sünnilere de has meziyettir. Çünkü Ehl-i Beyt bütün Müslümanlarca kurtuluş gemisi olarak addedilir. Cafer-i Sadık Hazretleri’nin Hacegân silsilesinin basamaklarında zikredilmesi Alevilerle Sünnilerin muhabbette, sevgide ortak paydayı paylaştıklarını göstermez mi? Cafer-i Sadık Hazretleri aynı zamanda İmam-ı Azam’ın da mürşididir ki, İmam-ı Azam: “Eğer son iki yılımda Cafer-i Sadık’ın elinde tutmasaydım, Numan helâk olurdu” der. Tarihi gerçekler ve Tarikat-ı Aliye’nin silsile basamakları, bizi Mevlâna’da, Yunus’ta, Hacı Bektaşi Veli’de ve Hacı Bayram-ı Veli’de buluşturmaktadır.
Anadolu’nun İslâmlaşmasında bu büyük zatların büyük ölçüde katkılarının olduğu herkesin kabul ettiği bir hakikattir. Önemli olan manevi sultanları saptırmadan, onları doğru anlayabilmektir. Onların ağzından sadır olmayan sözleri yine bu zatlara isnat etmek haksızlık olacaktır. Ki; icraatları, sözleri ve eserleri ortada, gerçekleri saptırmaya gerek yok. Bazılarının, Alevilik mevzusunda “rejimin emniyet sübabıdır” gibi beyanlarda bulunmasını, yeni bir ayrılık tohumunun habercisi olarak yorumluyoruz. Din-devlet ilişkilerinde devlet taraf olmamalı, bilakis hakem olmalı, hatta hadim(hizmetkâr) rolü üstlenmeli. Devlet; ülke sınırları içinde vukuu bulan, değişik isimlerle zikredilen alt kimliklerin örgütlenmesine müsaade vermeli ve sivil toplum olgusunun gereğini yerine getirmesi gerekir. Çünkü sosyal devlet anlayışının temel esprisi bu temele dayanır. Çeşitli nüansları bu ülkenin gerçeği kabul edip, sivil toplum unsurlarının teşkilatlanmalarına ön ayak olmak, yardımcı olmak ve kendilerini ifade edebilecekleri sistemi getirmek Türkiye’ye hizmet olacaktır. Hem aleviler, hem de Sünniler ve diğer meşrepler ülkenin emniyet sübabıdır dersek, asıl işte o zaman devlet olarak “hakemlik” misyonumuzu yerine getirmiş sayılırız. Sivil toplum unsurlarından birini övüp, diğerlerini görmemek ciddi manada bölücülük doğuracaktır.
Unutmayalım ki; hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tralikeskin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 42
Yaş : 36
Kayıt tarihi : 30/08/08

MesajKonu: Geri: HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ   Paz Ekim 19, 2008 9:58 am

Dede Korkut emeklerin için teşekkürler Allaha emanet olasın .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: slm   Ptsi Ekim 20, 2008 9:09 am

ben teşekkür ederim. Allaha sizde amanet olun.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: