TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA   Ptsi Ekim 06, 2008 12:47 am

HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA

ALPEREN GÜRBÜZER



Tanhu, Han, Kağan, Sultan, Padişah gibi unvanlara haiz şahsiyetler gerek destanlarda, gerek Orhun kitabelerinde, gerekse siyasi tarihimizde önemli yer teşkil ederler.
Tarihi geleneğimizde hakanların çok büyük bir kıymeti harbiyesi vardır. Şöyle ki; Hakan gücünü önce Allah’tan sonra da halktan alıyordu. Halk ise onların bu tavrı karşısında Allah’ın yeryüzünde adaletinin tesisine yönelik bir vasıta olarak bakıyor ve onlara şeksiz şüphesiz sadakatle itaat ediyordu. Kelimenin tam anlamıyla halk, adalet ülkesinin adalet güneşleri gibi görüyorlardı başbuğlarını.
Oğuz Han, Bilge Kağan, Attila ve Kürşad gibi kahramanlar Eski Türklerde önemli şahsiyetlerdir. Ayrıca bunlara manevi destek olan, reyleriyle hakanlara ışık saçan Irkıl Hoca, Korkut Ata ve Dede korkut gibi herkesçe kabul gören mümtaz manevi bilge şahsiyetlerde vardır. Ki; bunlar hakanların müsteşarları konumunda olan ve her biri yıldız hükmünde manevi başbuğlardır.
İslamiyet’ten önceki Türk kağanların da derin bir inanç vardır. Örnek mi, İşte Bilge kağan’ın; ‘’Tanrı; Türk Milleti yok olmasın diye beni Kağanlığa oturttu’’ sözleri bunun tipik misalidir, bu sözler aynı zamanda sadakatin ötesinde derin bir inancın varlığını teyid ediyor. Hakeza Oğuz han hâkimiyetini ilahi bir kaynağa, Uygur Hanları gücünü semavi bir nura, Kırgızlar gökten gelen bir soya mensup olmak gibi şuura, Hun’lar ise Attila’nın ilahi bir kaynaktan geldiğine inanıyorlardı. Nitekim hepsinin de ortak özelliği bir kaynağa dayanarak sürekli manevi güç tazelemeleridir.
Yine Oğuzhan’ın ; ‘’Çok savaştım tanrıya borcumu ödedim’’ sözleri bir başka çarpıcı manaları içerisinde taşıyor. Öyle ki savaşmaktaki amacını ilahi kaynağa dayanarak dile getirmiştir. Üstelik bu sözler İslam’ın cihad ruhuna da yabancı değil.
Eski Türk Hakanlarının Tanrı bilinci yanı sıra ileri derecede tarih şuurunun da varlığı da gözlerden kaçmaz. Mesela Bilge Kağan; Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak ipeklerine adlanılmasın, hilelerine karşı uyanık bulunup ve kim Çin’e giderse yok olacaktır’’ fermanıyla milli bilinç örneği sergiler. Aynı zamanda Bilge Kağan bununla da yetinmez öz eleştiri bilinci de doruktadır. Şöyle ki; Türk milletinin elli yıl esaret hayatı yaşamasının kendi kusuru ve bünyesinden kaynaklandığını, bir Hakan olarak itiraf etmekten imtina etmez. Hâsılı Hakanlarımızın bu ve buna benzer sözleri ileri derecede Tanrı şuuru, milli şuur ve öz eleştiri bilincine sahip olduklarının bariz birer göstergesidir.
Kağanların birde ağızlarından hiç düşürmedikleri ‘’ Mengü Tanrı Kücünde’’, yani Ebedi Tanrı’nın kudreti lafızları Türklerin İslam’la şereflenmesinin ardından‘’Besmele-i Şerife’’ye dönüşmüştür. Malum olduğu üzere besmele, her işin başıdır, yani Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla başlarım lafzı manasınadır. Mengü Tanrı Kücünde sözü de eski Türk kağanlarının bir değişik besmelesi gibidir. Demek ki, gücünü Allah’tan alan anlayışı kültürümüze has bir meziyetmiş meğer.
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han İslam’la şereflenen ilk Türk hakanıdır. Nasıl ki her Hakanın arkasında bir manevi başbuğ varsa, Satuk Buğrahan’a da hidayet kapılarının açılmasana vesile olan manevi başbuğ ise Samani Ebu Nasr’dır. Menakıbelere göre Satuk Buğrahan bizatihi rüyasına Rasullullah(s.a.v) teşrif etmiş ve rüyada Habib-i Kibriya Efendimiz’in talimatıyla Müslüman olmuş ve böylece onun vesilesiyle Karahanlılar’ın Müslüman olması gerçekleşmiştir. Dolayısıyla millet tereddütsüz Hakanına teslim olmuş, hatta itirazsız İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Böylece Satuk Buğrahan’la birlikte göçebe dinamizmi yerine yerleşik hayat vuku bulmuştur.
Malum olduğu üzere bozkır kültürü at üzerine kurulu, hatta buna ilaveten demiri dövmek de vardır. Eski Türk geleneğinde Bey olabilmek için avını iyi avlayıp kan dökmek, aç doyurmak, çıplak giydirmek lazımdır.
Türkler İslamiyet’le şereflendikten sonra eski anlayışların hızla değiştirerek yerleşik değerlerle faaliyet göstermeye başladılar. Şayet biz Türkler yerleşik değerlerle değişime uğramasaydık, belki de medeniyet olarak tarihe damga vuramayabilirdik. İslam’ın evrensel mesajının iyi okuyabilen bu necip milletimiz hızla göçebe değerlerini İslam’ın potasında eriterek yerine ilim tefekkür, medrese, ev gibi müessesleşmeye ait unsurları bağrına katabilmeyi başarabilmiştir. Bu yüzden İbni Haldun; ilim ve medeniyetin ancak hadari toplumlarda(yerleşik-şehir toplumu) gelişeceğini dile getirerek bu gerçeğe işaret etmiştir.
Din ve medeniyete dayanmayan göçebelik dinamizmi ve yıkıcılığı esas alan imparatorluklar er geç yıkılmaya mahkûmdurlar. Moğol kasırgası medeniyetten yoksundu, dolayısıyla kısa zamanda yıkılıverdiler. Zira medeniyet yıkıcıları olarak da tarihe geçtiler de. Nitekim Moğolların tarihte bir asır geçmeyecek hâkimiyetleri olabildi ancak. Hatta Babür Şah’ın kurduğu büyük Hindistan imparatorluğu Moğollardan çok daha uzun sürdü hâkimiyeti. Çünkü birinde yıkıcılık diğerinde ise ilim tefekkür ve medeniyet vardı. Moğol kasırgası her şeyi silip süpürmüştü, ama Anadolu uçlarına yerleşen Türkmenler ilerisi için ümit kalesi olmuş ve Osmanlı’nın kuruluş mayasını oluşturmuşlardır. O kutlu maya söğütten âleme nizam getirecek kutlu bir cihangir devlete dönüşmüştür. Orhan Gazi İznik’i feth eder etmez çabucak orada bir medrese kurması, Türklerin üst seviyede bir medeniyet şuuruna eriştiklerinin bariz bir delilidir. Demek ki ilk Osmanlı medresesi Orhan Gazinin girişimiyle gerçekleşebilmiştir. Medreselerimiz bizim dünyayı aydınlatmamamız için her biri birer basamak oldukları gibi, aynı zamanda her biri birbirinden kıymetli üniversitelerimizdir diyebiliriz.
XI. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının siyasi lideri (hakanı) Tuğrul Bey’dir. O kısa zamanda Büveyhililer’in hâkimiyetine son verebilecek güçte kıymetli hakanımızdır. Bu yüzden Sultanü’l Müslim’in, yani Müslümanların Sultanı unvanına layık görüldü. Onun girişimleri sayesinde, Oğuz Türklerinde ehlisünnet çizgisinde bir Müslümanlık şuuru oluşmuş, böylece bu şuur sayesinde müfrit Şii ve yıkıcı faaliyetleri bertaraf edilerek İslam âlemi rahat nefes alabilmiştir.
XVI. yüzyılda da Yavuz Sultan Selim, Resulü Ekrem’in kutlu halifesi olmakla şereflendi. Kendisine Hakimü’l Haremeyn unvanı verilmesine rağmen o yüce hakan, bu sorumluluğun altına her beşerin giremeyeceğinin bilinciyle Hadimü’l Haremeyn unvanını kabullenmiştir. Yani, Mekke’nin ve Medine’nin hizmetkârı olmak veya İslam’a hizmetkâr olmak gibi bir duyguyu kendilerine layık görmüşlerdir. Şöyle ki Mercidabık ve Ridaniye zaferleri ile Arap dünyası, kutsal emanetleri Hakimül Haremeyn gördükleri Yavuz’a teslim etmişler, ancak o Hadimül Haremeyn unvanıyla bu görevi üstlenmiştir. Böylece hizmetkârlık unvanı evlatlarına bu şekilde miras bırakılmıştır. Aynı zamanda O saltanatla hilafeti birleştirerek İslam’ın hilafet kaidelerini de yerine getirmiştir. İslam’da ‘Siyaseti amme’ makamı, halkın vekili ve elçisi fiilini yerine getirmek için vardır çünkü.
Halife İslam hukukunda devlet başkanı olarak telakki edilir, bir başka ifadeyle halkın Veliyyü’l Emir’idir.
Kur’an’ın cevazına rağmen, Fatih, Kanuni, Yavuz gibi hükümdarlarımız ‘Halife-i Allah’ unvanından sakınmışlar, kendileri için Halife-i Resul Allah ve Halife-i Rüy-i Zemin denmesini yeğleyerek bu unvanların mana ve ruhuna sadık kalmaya çalışmışlardır. Ölçüleride Kur’an da geçen ; ‘Ey Davut, biz seni adaletle hükmetmek için dünyaya halife yaptık ‘ ayeti celilesi olmuştur. Osmanlı hakanları mütevazılığın doruğuna ulaşarak kendilerini hep hizmetkâr olarak görmüşler, halk da Hakanlarına ‘Zill Allah Fil Âlem (Allahın dünyada gölgesi-Allah’ın yeryüzünde Naibi) gözüyle bakmışlardır. Allah’ın hükümlerini yeryüzünde yeşertmek, siyasi ve idari işlerin yürütülmesi noktasında hadimiyet şuuruna sahip hükümdar (halife) olmak şartı Türk’ün vazgeçilmez tutkusudur zaten.
Türkler İslamiyet öncesi bozkır kültüründe var olan çıplak giydirmek, kan dökmek, aç doyurmak gibi unsurlar beylik şartı iken, yerleşik hayata geçmesiyle birlikte bu unsurlara ilaveten yerine hanlar soyuna mensup olmak kaidesi de gelmiştir. Nitekim Timur imparatorluk kurmuş, ama Hanlar soyuna mensup olmadığından Han veya sultan addedilmemiştir. Yani Hakan olmak veya Hükümdar(Bey) olabilmek Hanlar soyuna mensup olmakla mümkün.
Şöyle ki:
—Osmanlılar: Oğuzhan,
—Karakoyunlular: Denizhan,
—Akkoyunlular: Bayındırhan neslinden geliyorlardı.
İslam tarihi incelendiğinde üç önemli büyük hanedanın varlığı göze çarpar. Bunlar;
—Al-i Resul(Abbasiler),
—Al-i Selçuklu,
—Al-i Osmanlı’dır.
Busbecg: ‘’Hanedanın din ve devletin bekası evlattan daha mühimdir’’diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Şair Sadi de bu anlamda; ‘’On derviş bir kilim üzerinde uyur lakin iki padişah bir kilime sığmaz’’ demiştir. Beyazıt da;’’Osmanlı öyle bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez’’ sözleriyle bu durumu teyit etmiştir. Evet, Fetret devrinin kardeşler arası kavgalarını göz önüne alırsak yukarıdaki sözlerin ne anlama geldiğini daha iyi anlamış oluruz. Nizamla oynanmaz, bir kere nizamla oynanırsa bir anda dengelerin yerinden sarsılacağı muhakkak. Çünkü Nizam-ı âlem her şeyin üstünde ve kardeşlikten de ileri bir duygudur.
Said El Endelusi dünyayı beş büyük imparatorluğa ayırırken Hakanların(hükümdarların) vasıflarını şöyle ortaya koyar:
—İtaatkâr İnsanlar Hükümdarı; Çin İmparatorluğu,
—Hikmet(ilim) kralı; Hint İmparatorluğu,
—Aslanlar(cesur) Hanı; Türk İmparatorluğu,
— Şahlar Şahı(Büyüklük); İran İmparatorluğu,
—İnsanlar(güzellik) İmparatoru; Roma imparatorluğu.
Orhan Gazi, Murat, Yıldırım, Çelebi Mehmet gibi hükümdarlarımızın hemen hepsi taş topraklarda oturuyorlardı. Nitekim Tuğrul Bey; Kendime ev(saray) yapıp da yanında bir camii inşa etmezsem Allahtan utanırım diyecek kadar şuur sahibi bir liderdi. İlk Osmanlı payitahtına baktığımda, mesela Bursa ve Edirne de saray bulamazsınız. Zira Topkapı sarayı da aslında saray olmanın ötesinde hükümet binası görevi ifa ediyordu. Fakat bizde ne zaman ki, saray kurma özentisi başladı, o zaman hanedanlığın karizması sarsılmaya başladığı gözlemlenmiştir. Bu özenti de batıdan bulaştı bize.
Selçuklu İznik’i, Osmanlı Edirne’yi ve Eski Türklerde Ötüken’i başkent yapmışlardır. Yani Payitahtları düşman sınırına çok yakındı. Maalesef düşüş dönemimizde başkentlerimiz sınırdan uzaklaşarak kendi kabına çekilmişlerdir.
Her milletin geçirdiği serüvene benzer bizde de göçebelik, hakanlık, imparatorluk ve milli devlete geçiş evrelerimiz mevcuttur. Değişim evrelerinde değişmeyen tek olgu devlet şuuru ve devlet geleneğimizdir. Devlet bizde daima şefkatli baba hükmünde ortaya çıkmıştır. Tarihi sürecimizde devlet baba geleneği yerleşerek hakanlarımızın her biri tebaanın nazarında devletlû olarak görülmeye başlamıştır. Toplumun içinde herhangi bir huzursuzluk ve problem çıktığı zaman bu durum devletin şefkatli kollarına teslim edilirdi. Halkın devlete bakışı üç aşağı beş yukarı bu çerçevede idi. Öyle ki halk, şeriatın kestiği parmak acımaz sözüyle aralarında çıkabilecek anlaşmazlıklarda bile ihkak-ı hakka tevessül etmezlerdi, tek müracaat ettikleri merci hiç şüphesiz devletin adalet terazisi olmuştur. İşte bu duygu, bu anlayış toplumu huzur ve dengede tutuyordu. Diğer toplumlarda lütufla elde edilen bir devlet erki, bizde sosyal hayatın her alanına sirayet etmiş, rutin günlük olgu idi zaten.
Biz hiçbir zaman Hakansız(lidersiz) devlet ve devletsiz halk geleneği yaşamadık. Geleneğimiz devlet şuuru üzerine kuruluydu. Batı için devlet bir anlam ifade etmese de bizim için devlet saadet kapısıydı. Çünkü devleti tarif ederken huzur ve refah diye ilişkilendiriyor ve öteden beri Ya devlet başa ya kuzgun leşe diyerek bugünlere geldik...
Devleti idare eden liderlerimiz Faşizmde olduğu gibi putlaştırılmaz, tarih boyunca sadece onlara hep Allah’ın adaletini yaymak için vesile gözüyle bakıldı. Resulullah(s.a.v); Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir buyurmakta. Yine Rasulullah(s.a.v); Adil bir Sultanın bir günlük adaleti altmış senelik ibadetten üstündür buyurmuşlardır.
Führer’in (Şef’in) putlaştırılması tarihi geleneğimizde yoktur, olamazda. Çünkü Tarihi kültürümüzde hakanların dünyayı aydınlatmak için önce Allahın emrinde sonra tebaanın hizmetine koşan vazifeliler olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Ne Mussoli’nin elinde Demet Saplı Roma Baltasıyla kendi liderliğinde otoriterleştirdiği ilahlaştırılmış bir devleti anlayışı, ne de Hitlerin arı ırkının üstünlüğü kompleksinin yansıması olarak görülen Yahudi’ye yaşama hakkı tanımayan devlet felsefesi bizim tarihimizde görülmez. Hz Ömer (r.a)’ın son nefesini vermek üzere iken bile zimmîlerin hakkını korunmasına dair vasiyeti hem liderlik yönümüzü hem de devlet yapımızın ne olması gerektiğinin bir işaretidir. Veliyyü’l Emirlerimizi her biri adaletleri ile gittikleri ülkelerin adalet riyasetleri(başkanları) olurken, Batının Roma’dan kalan Roma Balyozlu liderleri ise her devirde değişik kılıklara bürünerek idare ettikleri ülkelerin zulüm kralları olmuşlardır.
Günümüzde de artık Roma Baltası yok, ama vahşi kapitalizmin önümüze koyduğu ‘Fayda Tanrısı’ ile faşizmin ürettiği Lider Sultaları var. Beşeriyet artık sahte putlardan yılmıştır. Kitleler ne hikmetse Nietzsche gibi ‘Tanrı öldü, Tanrı benim’ diye çığlıkları atan, aynı zamanda isyanı tanrılaştıran hırsız fenerlerin eline düşmekten kurtulamıyorlar bir türlü.
Bir gün insanlar çokluk içinde birlik ülküsünü fark edip kendine geldiğinde, işte o zaman, o özlediğimiz nizamın gerçekleşebileceğine inancımız tam, ümit varız.
Velhasıl, tarihi ve İslami kültürümüz liderin adı, rengi biçimi değil temsil ettiği görev itibariyle; Başınızdaki burnu halkalı bir zenci bile olsa, ona itaat ediniz ilahi düsturunca, Allah adalet sahibi yöneticileri başımızdan eksik etmesin.
Vesselam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: