TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 ORUÇLA KAZANILAN RAHMET

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: ORUÇLA KAZANILAN RAHMET   Paz Eyl. 28, 2008 2:42 am

ORUÇLA KAZANILAN RAHMET

ALPEREN GÜRBÜZER


Aç kalma korkusu insanoğlunun ortak duygusu. Bu ortak hisse rağmen bazen özel durumlarda bedenlerimizi gönüllü açlığa terk ederiz. Bu durum çelişki gibi görünse de asıl bizi ürperten kıtlık gibi olağan üstü durumlarda kalacağımız zorunlu açlıktır. Afrika’da açlıktan kırılan insanlar bunun en tipik örneği. Plevne de erzak yollarının kesilmesiyle zorunlu açlığa mahkûm kalan Osmanlı Ordusunun durumu da hakeza öyle.
Mecburi açlık hep ölümü hatırlatmıştır, gönüllü açlık ise bağlı bulunduğu inancın gereklerini yerine getirmek ya da yaşadığımız hayata renk katmak içindir.
Hemen hemen bütün kültürlerde gönüllü açlık vardır. Budistler Nırvana’ya ulaşmak için bedenlerini bir süreliğine, Hindular yılın belli günlerinde, Taoistlerde önem addettikleri bayramlarda, Antik Yunan ve Roma da ise kötü günlerde her türlü belayı izole etmek için vücutlarını gönüllü açlığa mahkûm ederler. İnançsızlar dediğimiz ateistler bile hümanizm adına ölüm orucu tuttukları artık bir sır değil.
Allah(c.c); “Ey İman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.’’( Bakara- 183) beyan buyurmakta.
O halde gönüllü açlık ilahi kaynaklıdır. Aç susuz kalmak, bedeni dinlendirmekten ziyade kimi duyguları harekete geçirmek, kimi bağları çözerek metafizik tad almak ve her şeyden öte merhametini yitirmiş kalbimizi uyanık hale getirmektir.
Oruç insanlığımızı ve varoluş hikmetimize anlam yüklediği için kiymetlidir. Bedenlerimizle ilgili bilgileri en ince ayrıntılarını gerek fotoğraflarla, gerekse tıbbi cihazlarla öğrenebiliriz ama ruhi bağları ölçen alet daha henüz keşfedilmiş bugüne dek, keşif edilemez de. Görünmeyen hallere aracılık yapacak subjektif alet oruçtur. Ruhun bedenle ilişki kurmasını ancak oruç sağlar. Oruç manevi yolculuğa köprüdür bu yüzden.
Çamurdan yaratılan ten kafesimize anlam kazandıran oruçtur. İnsan oruç tutmakla acziyetini kavradığı gibi, kendi dışındaki insana öteki muamele yapmayı engelleyerek ‘hepimiz ben-i âdemiz’ şuurunu aşılar. Nerden geldiğimizi nereye gideceğimiz rotayı gösterir adeta. Ötelerin keşfini gösterecek en iyi rehberin gönüllü oruç olduğunu anlarız böylece.
İlk insan cennet vatanında yasaklı ağaca yaklaşmanın bedelini dünyaya indirilmekle ödedi. Yasaklanmış yemişin (buğday) yenmesi, dolayısıyla bozulmuş bir orucun kefaretini ödemek üzere dünyaya hapsolduk belkide. Oruç tekrar asli vatanımıza dönmenin fırsatıdır, öyleyse ‘sefer der vatan’ için Ramazan-ı Şerifi değerlendirelim ki ruhumuz terennüm eylesin.
Oruç daha çok doğu coğrafyasına ait bir kavram olsa gerektir. Tur-i Sina da Musa’nın kırkgün boyunca oruç tutması ile kelamullah şerefine kavuşabilmişti. İsrail oğulları Tur-i Sina dönüşünde kendilerini altın buzağına taptığını gören Musa’yı üzdüklerini düşünerek, o günü pişmanlık orucu olarak ihya ederler. Hakeza Hiristiyanlar Hz.İsa’nın perşembe günü çarmıha gerildiği ve cuma gününde defnedildiğine inandığı günleri oruçla geçirmeyi yeğlerler. Hiristiyanlar dünyaya günahlı olarak doğduğuna inandıkları için vaftiz edilmelerinin yanı sıra orucunda günahlarını paklayacağını algılarlar.
Hinduizim ve Budizm aslında bir din olarak lanse edilse de öğretidir. Riyazet, perhize oruca dayalı öğreti desek daha doğru olur sanırım. Buda dini ilk başlangıçta metafizik kaynaklı iken daha sonraki dönemlerde Yaratıcıyı da aradan çıkaran ölüm ötesi hayatı dışlayan bir din haline gelmiştir.
Mohandas Karamchand Gandhi, Hindu dinlerinden Caynizme intisaplı idi. Bu dinin gereği et yemek yasaktır. Gandhi, birkaç kez çocuk çağlarda bu yasağı arkadaşı uğruna çiğnemiş ve içten içe eziklik hissetmişti, fakat İngiltere’de öğrencilik yıllarında bu yasağa riayet ederek oruçlu yaşamış ve oruçlu ölmüştü.
Caynizm, her türlü canlıyı böceği bile incitmemeyi esas alan tamamen nefse birtakım karşı tatbikatlar uygulayan bir inanç. Bu yüzden Caynizm’e kendi kendine eziyet verme dini de denilir.
İslam’da oruç ne pişmanlık olgusu, ne günahlara kefaret, ne bedeni ölümsüzleştirmek, ne de yaşarken acı çektirmeyi sağlayan kalkan, bilakis oruç Kuran’ın beyan buyurduğu nefsin konrol altına alınması(islah) kadar, bir o kadar da toplumsal işlevleri de kapsayan bir ibadettir.
Oruç Muhammedileşmenin miladıdır. Ramazan’a rahmet ayı denmesinin ardındaki gerçek Kur’an’ın bu ayda inmesidir. Bu kutsal ayda vücudumuzun giriş kanallarını kapatarak Rabbimizle baş başa kalmanın adıdır oruç. Kelam-ı Kadimi özellikle bu ayda okuyarak Rabbimizle mülakat yaparız adeta. Sanki bir O konuşur bir de biz aciz kullar. Rabbul Âlemin bunu içindir ki Kelam-ı Kadimi lütfetmiş ve Rasulüllah’a Ramazanda Cebrail ile karşılıklı mukabeleye tabii tutmuş, Efendimiz (s.a.v)’de bu şuurla dinlerdi aheste aheste. Hatim evrenin döngüsüne ve ritmine renk katmaktır zaten.
Kameri takvimine göre her yıl Ramazan güneş yılına göre onbir gün kısadır, dolayısıyla yılın on iki ayı da kameri ay sayesinde Ramazan’ın rahmet bereketinden nasibini alır. Böylece hiçbir ay bu rahmetten yoksun kalmaz. Zira güneşi takvim sabitlenmeyi, kameri ay ise deverani temsil eder çünkü. Tüm insanat, hayvanat, cemadat(madde âlemi) ve tüm nebatat(bitki âlemi) bu deverandan istifade eder ve böylece Kuran’la süslenir tüm kâinat her dem her an.
Ramazan-ı Şerife aynı zamanda hatim ayıdır dersek yanlış olmaz. Allah Resulü;’’ Amellerin en hayırlısı Kur’an okumak ve hatmetmektir’’ buyuruyor. Bundan dolayı Saadat-ı Kiram hatimi Ramazanla sınırlamamış her güne yayarak Hatme-i Hacegan halkası kurmuş. Nasıl ki evrende tüm gezegenler kendi yörüngelerinde seyrederken bir an olsun akışından taviz vermiyorsa, Hatme-i Hacegan halkası da bütün kâinatta devam eden döngüye eşlik edip, bu senfoniye ortak olmuştur. Bu yol bu yüzden kıyamete kadar devam edecek inşaalah. Evrenin ritmine, zikrine uyum sağlamanın aynı zamanda ötelere seyr-ü sefer etmenin adıdır Hatme-i Hacegan.
Ramazan bu evrensel seyrin kalbi mesabesindedir. O kalp sayesinde yılda bir ayda olsa gönüller rahmet deryası ile sulanıyor. Farkında olmasak bile iftar ve sahur sofralarını ve gökten inen rahmeti besmele ile paylaşıyoruz hepberaber.
Ramazanı sadece fakir fukaraya yardım eli uzatmak olarak tanıtmak yanlış, bunun için yeterince gönüllü kuruluşlar, aşevleri, sosyal güvenlik kurumları seferber zaten. Zengin fakir ayırımı gözetmeksizin aynı sofrada buluşmanın, gönül tazelemektir aslolunan.
Ramazan poşetleri geçici şeyler, ama gönül alma kalıcıdır. Pekâlâ, gariban bir kişi de hatırı sayılı zengini sofraya çağırabilir, çağrılan zenginde garibanın davetine icabet etmekle itibarına gölge düşmeyeceği gibi, bilakis şereflenmiş olarak gönül kazanmış olacaktır. Maalesef iftar davetini, zekâtı ve kurbanı da zenginden fukaraya mal aktarımı olarak algılıyoruz, üstelik bu zihniyet yaklaşımı doğru bakış sanılıyor. Oysa iftar ve sahur sofraları bir gönül paylaşımı ve bir gönlün içine girmektir esasen.
Ramazan gelince ibadet, sonlanınca da yine eski halimize dönüşün nüksetmesi bu da apayrı içinden çıkamayacağımız başka bir mesele. Oysaki ibadet belli bir zamana, hatta belli bir mekânla sınırlı kalamaz. Her an, her nefes atışında huş-derdem(nefesi boş yere tüketmemek) olmaktır ibadet. Dinimiz belli bir zamana, belli mekâna, belli bir zaman dilimine sığacak kadar dar değil çünkü. Tüm zamanları, tüm mekânları kapsayacak sonsuz kaynağı arzu edenler her an, her nefeste Hu deyip Yaratıcı ile ünsiyet kurabilirler. İbadetlerimizi gerek üç aylar olsun, gerekse kutsal ay olarak bildiğimiz Ramazanla sınırlı tutarsak ibadeti kutsala hapsetme hastalığına dönüştürmüş oluruz.
Oruç bizlere anlatıldığı şekliyle fakirin halinden anlamak ya da açlığa sabırlık değildir, bilakis Allah’a kurbiyet (yakınlık) kurmanın aracıdır sadece, mükâfatı da Allah indinde gizlidir. Nitekim Yüce Rabbimiz Oruç benimdir, mükâfatını da ben veririm beyan buyurmuş. Dolayısıyla İslam’da oruç yiyene ceza yoktur, yani kulun cezalandıracağı bir suç değildir. Zira Allah’ın hakkı olması dolayısıyladır. İslam hukukunda sadece kul aşikâr olarak orucunu yerse toplum düzenini bozma türünden değerlendirilmeye tabi tutulur, bu kadar.
İbadet ne seccadeye, ne camii alanına, ne de belli bir ay’a bağlı. Taatle kul ötelerinde ötesine taşarak Allah’a yakınlıkduyar. Dinimiz sadece bir inanç sistemi değildir, bir yaşama biçimidir. Tuvaletten tutunda ev ve cami’ye giriş çıkışlarda nasıl adım atılacağını davranış biçimi olarak öğreten, sofraya nasıl oturalacağını, nasıl başlanılacağını ve nasıl sonlanacağı gibi bir dizi kaide kurallarla biz günahkâr kullarını hizaya sokar yüce dinimiz.
Görüldüğü gibi günlük yaşamımızda uğraşılarımız keyfimize göre değil, belli standartlarla önceden tesbit edilmiş manzumeler dizisi ile hayatımızı gül bahçesine dönüştürmeye yönelik adaplarla uyarılırız. Çünkü başıboş yaratılmadık, başıboş da davranamayız. Tıpkı tüm evrenin başıboş keyfince yörüngesinde seyretmediği gibi, bizlerde elbette ki yeryüzünde avare avare dolanamayız, böyle lüksümüz de olamaz zaten. Madem bütün mevcudat emir almış, emir yüklenmiş belli bir proğram dâhilinde görevini yapmak zorunda. O halde Eşrefi mahlûkat olan insan da yaşama biçimini ‘İnsanları ancak bana ibadet etsin diye yarattım’ fermanına göre tanzim etmekle mükellef. Allah’ın hâşâ bizim ibadetimize ihtiyacı yok ki, bizim ihtiyacımız olduğu için gönüllü oruç tutmalıyız. Hâsılı kelam orucu vesile edinip ilahi ente maksude ve rıdaike matlube( Allah’ım maksadım sen isteğim senin rızanı kazanmaktır.) çerçevesinde yaşamalı.
Kendi keyfine göre hayatlarını idame edenlerin akıbetleri malum. Madem ilim kendin bilmektir, o halde kendin bilmek şuuruyla bize emanet edilen ten kafesimizi vahyin soluğuna teslim ederek akibetimizin ebedül ebed cennete çevirebiliriz pekâlâ. Yeter ki niyet hayırlı olsun akıbet kolay, yani ahirimiz hayır olur. İnşallah.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tralikeskin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 42
Yaş : 36
Kayıt tarihi : 30/08/08

MesajKonu: Geri: ORUÇLA KAZANILAN RAHMET   Paz Eyl. 28, 2008 8:52 am

Paylaşım ve siteye katkılarınız için teşekkürler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: slm   Paz Ekim 05, 2008 3:20 am

ben teşekkür ederim, sağolun varolun
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: ORUÇLA KAZANILAN RAHMET   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ORUÇLA KAZANILAN RAHMET
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Orucu bozan etmenler...

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: