TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ   Ptsi Tem. 14, 2008 1:05 am

TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
ALPEREN GÜRBÜZER
Dünyada ilkyazının keşfiyle insanlığı ilkel hayattan ayıran Sümerlerdir. Vahşetten medeniyete geçmekte Türklerin çok büyük rolü olmuştur.
Avrupa, tuvaleti dahi bilmezken, Türkler medeniyet adına çok hamleler geliştiriyorlardı. Avrupa, pislikten ötürü etrafa yayılan kokunun önüne, ancak17. Asırda lazımlığı keşfederek, bir nebze soluk alabilmişlerdir. Avrupa, mendili dahi bilmiyordu. Batı, burnunu silmek için kullanılan mendili Venedik yoluyla ancak 16. Yüzyılda kavuşabilmiştir. Hatta bizim keçemizi, batı sonradan alabilmiştir. Bu yüzden Fernard Grenard, “Romalılar çamaşır bilmezken onlar (Hunlar) keten gömleği giyerlerdi” der.
Haberleşmenin kaynağı da İslam medeniyetidir. Nitekim iletişim alanında Abbasilerin keşfettiği ışıklı telgraf en önemlisi olup, ikinci derecede haber aracımız ise güvercin postasıdır.
Bugünkü denizaltı ulaşımına ışık veren bizim eskiden kullandığımız “Tahtelbahir” denilen Türk icatlarıdır.
Akşemseddin Hazretleri’nin tıpta çok önemli devrim sayılacak hizmeti, 15. Yüzyılda ileri sürdüğü mikrop teorisidir. Bununla ilgili teorileri tıbba ait eserinde mevcut zaten.
İstanbul’un fethi hazırlıklarında kullanılacak topların balistik muayene, ölçüm ve hesaplarını bizatihi Fatih Sultan Mehmet yapmış, hatta havan toplarını da icat ederek günümüzdeki savaş teknolojisine rehber olmuştur. Demek ki, dünyanın habersiz olduğu balistik hesapların kaynağı da biziz.
Bırakınız normal saati, konuşan saatler yapan medeniyet, İslam medeniyetidir.
Bütün bu medeni inkişafımızda en büyük etken, hiç şüphesiz Mekke’de yükselen sesin daha üstünden elli yıl geçmeden bütün dünyayı biranda saran Kur’an sayesinde insanlığın medeniyetle tanıştığını haykırabiliriz. Nasıl ki, Batı medeniyetinin temelinde Hıristiyanlık yatıyorsa, İslam medeniyetinin temelinde de Vahiy vardır.
Hz. Ömer devrinde denizden korkan Müslümanlar, daha sonraları denizcilikte dünyaya önder olmuşlardır. Türklerde denizcilikte ilk teşebbüs, İzmir’de küçük devlet kuran Çaka Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Moğol istilası her şeyde olduğu gibi, maalesef bu teşebbüsü de bertaraf etmiş.
Batı’nın hâkimiyeti 16. Asırda başlar. Aslında İslam’ın çöküşü diye bir şey yok, sadece batı’nın uyanışı diye bir olay var. 16. Asırda, Batı’nın okyanuslara açılması söz konusu, İstanbul’un fethiyle Karadeniz, Venedik ve Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini kontrolümüze almıştık, Yavuz’un İran seferi ile doğu ticaret yolunu açmıştık, Kanuni’yle, İbn-i Haldun’un dediği; “Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremiyorlardı” gerçeği yanında, biz Türkler yüzdürmekle kalmamışız, Akdeniz ticaretini de geliştirdik.
Akdeniz hâkimiyetinde Barbaros ve arkadaşlarının büyük rolü vardır. Barbaros, daha sonraları Osmanlı’nın emrine girerek denizciliğimiz daha da nizama kavuşturmuştur. Osmanlı, Akdeniz’e açılırken, 15. Yüzyılın sonlarına doğru her ne olduysa o arada, okyanusları aşarak ayrı ayrı yaşayan dağınık medeniyetleri birleştirmeyi başaran Avrupalılar, ”Batı Medeniyeti” olarak karşımıza çıkıverdi. Batının okyanusa açılması neticesinde 16. Asırda onlar için Hind denizi’nin keşfini de beraberinde getirmiş, böylece İslam dünyası, Okyanus ticaret yollarının dışında kalmıştır. Yine de Osmanlı tüm bu gelişmelere rağmen 17. Asırda gücünün zirvesinde idi.
Avrupa’nın büyük denizlere açılmasında şüphesiz bizim de payımız var. Piri Reis, Kitabi Bahriyesi’nde; “Avrupalıların denizcilik ilminde çok zayıf okuduklarını ve bu ilmi de şarktan almışlardır” der.
Müslümanların elinde bulunan dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler, Avrupa’ya aktarılmasaydı, Christof Colomb, Hindistan’a batıdan dolaşarak varmayı düşünemez ve Amerika’yı da keşfedemezdi.
Kısaca Batı olayı dediğimiz, 16. Yüzyılda Okyanusa açılmanın ardından 17. Yüzyılda emekleyen, 18. Asırda yürümeye başlayan, 19. Asırda ise haykırarak çağa damgasını vuran medeniyet olarak özetleyebiliriz. Aynı zamanda 19. Yüzyılda Rasyonalizm cereyanının batı ülkelerine güç verdiği de inkâr edilemez...
Şimdilerde ise, bizim düştüğümüz çukura Avrupa düşmek üzere ve bir çöküşün eşiğindeler adeta, ölüm döşeğinde can çekişir haldeler sanki. Dünyada işlenen sayısız cinayetlerin ardındaki asıl saklanan gerçek, içine düştükleri düşüş sancısı emareleridir. Çünkü sistemler en güçlü oldukları devirlerde şiddete başvurmazlar. Bilakis saltanatlarının sarsılmaya başladıkları hissine kapıldıkları zaman şiddete başvururlar.
Doğu, birçok medeniyetlerin kaynağı. Aslında Orta Çağ’ın bir karanlık dönem olduğu asılsız, Bugünkü modern teknik çağ gelişmelerinin temel izlerine 10. Asırda pekâlâ rastlayabiliriz. Cevdet Paşa; “Dinlerin de, sapıklıkların da kaynağı Asya” diyor çünkü. Mesela, İran’ın Mezdek’liği hem nihilizmin, hem komünizmin, hem sosyalizmin kaynağı, İslamiyet, bir çırpıda bütün bu kötülüklere son vermiş, tek yegâne bir din.
Osmanlı’nın gerilemesinde en büyük etken, dünya ticaret yollarının, Akdeniz’den okyanusa taşınmasıdır. Ticaret yollarının değişmesiyle birlikte, Avrupa sömürgeciliğe hız vermiştir. Demek ki; ilk darbe Moğol kasırgası, ikinci darbe de dünya ticaret yollarının değişmesi düşüşümüze zemin hazırlamıştır. Düşüşle birlikte ticareti horlayan zihniyet türedi. Nitekim bürokrat (yöneticilik), kahramanlık (asker) ve köylü (üretici) tavırlar meziyet telakki edilmiş. Böylece ticaret azınlıkların eline geçerek, iktisadi gücümüz kayba uğramıştır. Oysa Osmanlı’ya ticaretin yollarını gösterecek bir rehber gerekiyordu. Maalesef, Osmanlı teknolojik gelişmelere bu üstün varı tavrıyla seyirci kalmıştır. Bizatihi ticaretin içinde olmalıydık.
Batı âleminde hesap ilmi, İbn-i Ahmed’in sıfırı keşfinden 250 yıl sonra gelişmeye başlamış, biz ise altın çağlarımızda kendi kendimize orta çağımızı hazırlamışız. Prof. E.F. Gautıer, “Bizim Rönesanssımızın riyaziye hocaları Yunanlılar değil Müslümanlardır” diyerek parlak devirlerimizin hakkını teslim etmiştir. Bizim dünyamızda Uluğ Bey’in ayın haritasını çıkarmasından tutun da, çok sayıda rasathanelerin kurulmasının ötesinde öncü bir astronomi âlimi olduğuna şahit oluyoruz. Dolayısıyla astronomlar ayın bir kraterine Uluğ Bey ismini verdiler. Hatta öğrencisi Ali Kuşçu’yu da ihmal etmeyip ayın bir bölgesine ismini yazdılar.
Elbette parlak devirlerimizin ak sayfalarıyla şeref duyacağız. Fakat geçmişin ihtişamına kapılıp da geleceğe de yönelmezsek bize bir faydası olmaz. Şunu biz bulduk, bunu yaptık diyerek teselli bulabiliriz. Asıl olan biz ne yapıyoruz?”
Araba atlarının koşumlarını, binicilik tekniğini Avrupa’ya Hunlar ve daha sonraki Türkler tarafından aktarıldığını söyler dururuz da, bugün ne yapıyoruz” sualine cevap veremiyoruz. Türk’lerde hastaların ayrı çadırlarda tutulduğunu o yıllarda bulaşıcı hastalıklara karşı emniyetin ispatını dile getiririz de, bugünkü sağlık politikamızın dünya standartlarındaki yerini sorgulamayız. Mimaride Süleymaniye ve Selimiye, yazıda da tuğra ve fermanlarla övünürüz, ama bilgisayar ötesine hamle yapıp yapmadığımıza bakmayız. Selçuklunun kurmuş olduğu Nizamiye Medreseleri’nden, 10.000 dinar miktarında havale senetlerinden, çek usulü tatbikatlarından, Osmanlı’daki ahi teşkilatından bahsederiz de, her nedense bugünkü dünya konjonktüründe üniversitelerimizin yeri, bankacılık alanındaki uluslararası boyutu ve modern şehir yapımızın analizini yapmaya yanaşmayız.
Yeryüzünde bütün medeniyetlere ışık tutmuşuz, ama bu süreci devam ettirememişiz. Mutlaka, yeniden dirilişe geçmemiz lazım. Diriliş, ancak ve ancak tarihi köklerimizden kopmadan, çağımızın gerçeklerini iyi okumak ve etüt etmekle mümkün. Yaşadığımız çağa damgasını vuran bugünkü Batı medeniyeti de yükselişinin çöküşündedir. Dünya kimseye baki değil çünkü. O halde Batı medeniyetinin dışında tarihimize yakışır bir şekilde insanlığa yeni bir medeniyet sunmak mecburiyetimiz var. Bunu yaparken, kültürümüzün ve medeniyetimizin temeli İslam’ın ışığına muhtacız. Batı modernitesi madem artık ihtiyaca cevap veremiyor, ne yapmamız gerektiği hususunda inceden inceye düşünmemiz lazım. Batı modernitesi dışında İslam medeniyetini ortaya koymalı. Bizim modernite anlayışımız, Batı kalıplarının haricinde kendine özgü Nizam-ı Âlem modernitesidir.
Madem teknoloji Allah’ın sanı sıfatı, o halde teknolojik hamleler yapacağına emin olduğumuz Nizam-ı Âlem gönüllülerinin doğuşuyla birlikte yeniden Türk-İslam medeniyetinin doğmasını ümit ediyoruz. Bunun anlamı bütün dünyanın Nizam-ı Âlem’in ışığıyla kuşatılmasıdır. Âleme nizamsızlık değil, nizam vermek gibi ulvi davayı omuzlayacak, yeni neslin ayak sesleri sanki bu ümidi veriyor. İşte bizim İslam medeniyetinden kastımız bu. Yani, yeniden Türk-İslam medeniyetini Nizam-ı Âlem esprisiyle inşa etmek...
Günümüzde etkin modernite, batı modernitesi olmasına rağmen, artık onlar için de zeval kaçınılmaz hale gelmiş, düşüş başlamıştır bile. Adına ister sanayi medeniyeti isterse batı modernleşmesi denilsin, bu sitil, cazibesini yitirmiş durumda. Beşeriyet yeni bir cazibe merkezi arıyor. Mekanik kuvvetler ve bilgisayar kuvvetlerinin donukluğu insanlığı yeni bir arayışa itiyor. Galiba, ruhunu yitiren insanlık, yeni Osmanlıları arıyor ve sabırsızlıkla bekliyor da, bu anı.
Nizam-ı Âlem gönüllülerinin işinin zor olduğunu biliyoruz. Elbetteki günümüz dünya coğrafyasında Nizamı âlem gönüllülerinin iddialarının bir örneğinin uygulandığı bir model yok. Yani, meşruiyetini ispatlayacak zemin ve şartlar henüz doğmuş değil, ama Yunus’un seslendirdiği; yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü meşruiyet gerekçemize sahip çıktığımız andan itibaren Nizam-ı Âlem davası gün ışığına çıkacak ve Türk-İslam medeniyetinin bir hayal olmayıp bir gerçek olacağına inanıyor ve bu konuda, ümit varız. Önce her nefis ölümü tadacaktır ilahi fermandan hareketle insan olarak geçici olduğumuzu kabul edip, sonra da ümmetim, ümmetim diyen Adı güzel kendi güzel Peygamberimize yakışır tarzda insanlığın kurtuluşuna adayacağız kendimizi.
Dünyayı yeniden inşa etmek istiyorsak, maddeleşmeden Kur’an ışığında eşyayı cilalamalıyız. Böylece, yeni bir medeniyetin aşamasına gelmiş olacağız. Eşyanın hakikatini kavrayarak, eşyaya hâkim bir tarzda medeniyetimizi kurmalıyız. Yeni gelişmeler Müslümanların elinde filiz verdiğinde, zaruret olarak doğan Batılılaşma son bulacaktır elbet. Nizam-ı Âlem gönüllülerinin bu çabaları bize bu müjdeyi veriyor çünkü.
Velhasıl; Yeniden Türk İslam medeniyeti!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Bilinçli İslam düşmanlarının Bilinçsiz Halkımıza Öğrettikler
» TURGUT ÖZALIN HEDEF... BÜYÜK TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURACAKTI''''''

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: TÜRK BİRLİĞİ :: TÜRKOLOJİ-
Buraya geçin: