TURK BIRLIGI

TURK DUNYASININ PAYLAŞIM SAYFASI
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» ÂDEM VE HAVVA
Cuma Eyl. 11, 2009 3:24 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN YAZICIOĞLU NE DEDİ?
Çarş. Ağus. 05, 2009 1:24 am tarafından dedekorkut1

» ÜLKÜ KERVANI ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Cuma Tem. 31, 2009 12:47 am tarafından dedekorkut1

» MUHSİN BAŞKANIN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
Salı Tem. 28, 2009 3:02 am tarafından dedekorkut1

» ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
Çarş. Şub. 18, 2009 11:48 pm tarafından dedekorkut1

» selamünaleyküm
Çarş. Şub. 11, 2009 2:14 pm tarafından tralikeskin

» KADIZADE RUMİ
Perş. Ara. 25, 2008 2:52 am tarafından dedekorkut1

» Turancılık
C.tesi Kas. 29, 2008 7:50 pm tarafından Admin

» Mehmet Emin Yurdakul
C.tesi Kas. 29, 2008 7:44 pm tarafından Admin

Tarıyıcı
 Kapı
 Indeks
 Üye Listesi
 Profil
 SSS
 Arama
TURK BİRLİĞİ

Paylaş | 
 

 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK   Salı Eyl. 09, 2008 12:56 am

DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK
ALPEREN GÜRBÜZER

Maveraünnehirde ilk Müslüman devleti Karahanlılardır. Dolayısıyla Karahanlılar Türk’ün geleceğinde temel taşıdır. Nitekim Oğuzların İslamlaşmasında ve göçebelikten yerleşikliğe geçişte en büyük pay sahibidirler. Dolayısıyla yerleşikliğe geçişle Maveraünnehir coğrafyasının bağrında yetiştirdiği Farabi, Zemahşeri, Biruni, İbn-i Sina, Kaşgarlı Mahmud, el Harezmî, el Fergani, Mirza Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Mevlana, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi, Tabduk, Yunus Emre ve Ali Şir Nevai gibi engin deryalar insanlığa soluk aldırmışlardır. Dolayısıyla insanlığa ışık kaynağı olan gerek Karahanlılar, gerek Gazneliler, gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar, tarihte misyonlarının gereğini yapmışlardır. Bu yüzden XXI. asra girerken dahi, kültür ve ilim deryalarımızdan alacağımız ilhamla o müthiş medeniyetimizin yeni bir formatla, çağın insanının ihtiyaçlarını karşılayacak yeni bir yüzle yeniden dirilişini arzuluyoruz.
Adriyatik’ten Çin Seddi’ne sözü sırf laf olsun diye telaffuz edilmemeli, bizatihi sözden uygulamaya geçip, “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsünü gerçekleştirmek gerekiyor. Aynı zamanda İsmail Gasprali’nin bu güzel veciz sözünü hayatımızın bir ölçüsü alıp, Türk dünyası ile gerçek manada ve her alanda bütünleşmeye girerek “Büyük Birliği” sağlamalı.
Bugün, beş milyardan fazla nüfusun yaşadığı dünyamızda, 2500’den fazla lisanın konuşulduğu insanlık söz konusu.. Renklerinizin ve dillerinizin ayrı olmasında düşünen âlimler için hikmetler olduğunu Kur’anı Mu’ciz’ül Beyan buyuruyor çünkü. Dil, aynı zamanda ülke halkların manevi kaynağıdır. Şüphesiz dünya coğrafyasında konuşulan dillerden Türkçe’nin önemli bir etkinliği var. Nasıl mı? Çünkü Türk dili dünyanın en köklü, en zengin dilleri arasındadır. İşte bu noktada İsmail Gasprali’nin; dilde, fikirde, işte birlik sözleri ehemmiyet kazanmaktadır.

Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip

Sadece İsmail Gasprali mi? Elbette ki hayır, hakeza Kaşgarlı Mahmut’un filolojik ve linguistik çalışmaları da kayda değer niteliktedir. Öyle ki; O günümüzün dil tekniklerine benzer bir yol takip ederek kendinden söz ettirmiştir hep. Öncelikle işe, sözlü kültürü yazıya aktarımı ile başlamış ve bunu yaparken de dayandığı noktaları şöyle izah eder: Ahd olsun ki, ben Buhara’nın, sözüne itimat edilir imamlarından birinden ve başkaca Nişabur imamdan işittim. İkiside bildiriyorlar ki, yalvacımız kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını söylediği sırada, Türk dilini öğreneniniz, çünkü onlar için uzun sürecek hâkimiyetleri vardır buyurmuştur. Kaşgarlı Mahmud göçebe hayat devresinin tamamlanıp yerleşik hayata geçmesi ile birlikte sözlü kültürün unutulacağını düşünerekten her şeyi yazıya dökmüştür. Onun bu tavrı milli şuur konusunda ne derece hassas bir karaktere sahip olduğunu göstergesi olduğu gibi, bizlere de bu konuda ışık saçmaktadır. Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lugati’t Türk eserinde Türkmen, Oğuz, Kırgız, Yagma, Çiğil Türklerinin konuştuğu o engin dil haritasını ortaya koymuş, aynı zamanda tüm Türk dünyasının folklorik, destanî ve örf adetlerine varıncaya kadar hemen hemen her alanda deruni bilgiler aktarmıştır. Özellikle o müthiş eserinde Türkçe’nin en az Arapça kadar zengin bir dil olduğunun altını çizmiştir. Yine O; Türkçe’nin tarihin en eskiçağlarından beri zengin bir şiir dili özelliğini taşıdığını da vurgulamayı ihmal etmemiştir. Kaşgarlı Mahmut, aynı zamanda Yusuf Has Hacip’le çağdaştırlar. Nasıl ki Kaşgarlı’nın Divan-ı lügat’it Türk adlı eseri mühimse, bir o kadar da Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i Türk dili alanında yazılmış kayda değer eser niteliği taşır. Mutluluğu arayan her kim olursa olsun, bu esere bakmasında fayda var, zaten Kutadgu Bilig de mutlu olma bilgisi demek. Zira Mevlana’nın Mesnevisi üslubunca yazılmış bu hikmet dolu eserde tüm insanlığa öğütler veriliyor. Aileden topluma, toplumdan devlet erkânına kadar her alana ışık kaynağı diyebiliriz. Ortaya konan eserin sayfalarını çevirdikçe tüm işlenen konuların ana merkezinde insan var, yani insanı kâmil olmaya gidilen yolun bilgiden geçtiği vurgulanıyor. Hatta Yusuf Has Hacip, bilgi ile gökyüzüne bile kanatlanabileceğine işaret etmiş ve insanlar arasındaki belirgin çeşitliliğin bilgi farklılığından doğduğuna işaret eder. Ona göre dil, akıl ile bilginin çevirisidir. O, aynı zamanda dilin hem afetlerini hem de faydalarını sıralamıştır. Şöyle ki; dil kılıç gibidir, yerinde söylenirse altın, ulu orta düşünmeden söylenirse felaket olacağını belirtir, dil yarası derler ya, onun gibi bir şeye dikkat çeker. Tıpkı yalan söyleyen bir kişinin toplumda güven kaybına uğradığı değer aşınmasına benzer bir durumu hatırlatır bizlere. Hâsılı her insanın özü ve sözü bir olması gerektiğini vurgular. Her şeyden öte O, her canlının kendi hal lisanı ile Allah’ı şahadet ettiğinden dolayı, dile ayrı bir anlam yükler. Hâsılı kelam sanki diller bir kelimede birleşmiş: Allah diye. Her nefeste çıkan ‘Hu’ da Allah demek zaten.

Ali Şir Nevai

Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip’ten söz edilirde Çağatay lehçesinin büyük şairi Ali Şir Nevai’den bahsetmemek olur mu? O da çağlar açmış hem devlet adamı, hem şair, hem de bestekâr müthiş bir deha. Timurluların sarayında yetişmiş, ömrü boyunca Türkçe’nin Farsça karşısında dirilişi için mücadele veren büyük şair. Bilindiği gibi Moğol kasırgasının sürüklediği Türk topluluklardan doğuya gidenler Çağatay şivesi ile konuşan bir Türkçe’ye, batıya gidenler ise Osmanlı Türkçe’si gibi bir edebi lisana sahip olmuşlardır. İşte Nevai bu noktada Çağatay dilini sistematik bir şekilde edebi hale getirerek tüm cümle âleme ispat etmiş birisi. Öyle ki onun bu gayretleri Osmanlı padişahlarının da dikkatini çekmiş, böylece Türkçe şiirleriyle tüm gönülleri fethetmiştir. Fetih sadece kılıçla gerçekleşmez, bakınız Ali Şir Nevai ne diyor: Hiç ordum olmadığı halde Çin sınırına ve Tebriz’e kadar bütün Türk ve Türkmen illerini sırf divanımı göndermekle fethettim’’ der. Gerçektende O, kılıcın tek başına yapamadığı fethi kalemiyle gerçekleştirmiştir. O aynı zamanda yerellikten evrenselliğe tırmanmış ve kendin den söz ettirecek hamleyi yapmış, hatta batıda yaklaşık yirmi iki bin kelime hazinesiyle eserler ortaya koyan ünlü Sheaksphare’yi yirmi dört bin kelime hazinesiyle geçerek adından söz ettirmiştir. Nitekim dil bir milletin var olma ve yok olma savaşıdır, kendine özgü dili olmayan bir millet kuru meşe odunu gibidir. O bu gerçekler ışığında derki; ben gençliğimde geleneğe uyarak Farsça söyledim. Kendimi anlamaya başlayınca Türk diline rücu ettim. Dönüş yapınca karşıma onsekizbin âlemden daha geniş koskoca bir âlem çıktı der. Nitekim o vefatına kadar Türkçe’nin Farsça’dan ileri düzeyde bir dil olduğunu ispatlamaya adamıştır. Onun hakkında söylenecek çok söz var, şimdilik Onun dilde fikirde işte birlik için mücadele vermiş bir dil ustası olduğunu demekle yetinelim. O halde dilimizin kıymetini bilerek, Türk dünyası ile birlikteliği sağlayacak gerekli adımların, biran evvel başlatılması gerektiği kanaatini taşıyorum.
Batı
Batı, kendi aralarındaki etnik ve dil yakınlığının avantajını kullanarak birtakım ortak paydalarda birlikteliği başarabilmişlerdir. Nitekim 18. asırda dünyayı paylaşma arzularında olan İngilizler, Fransızlar, İspanyollar etnik ve dil yakınlığı sayesinde ortak ittifak kurabilmişlerdir. Etnik ve dil yakınlığı batının iç ve dış politikasının temelini teşkil eder. Hakeza; Rusya, I. Dünya Savaşı ile Slav halklarının birlikteliğine zeval gelmesinden endişelenerek, Avusturya-Macaristan ve Almanya’ya karşı derhal harekete geçmiştir. Demek ki; gerek Greko-Latin kültürü gerekse Pan-islavist ülküsü, belli başlı devletleri ortak bir payda da toplayabilmektedir. Bu arada bizim lehte ve aleyhinde çok konuşulan o meşhur Turan idealimiz de şimdilik sadece sözde, o büyük buluşma dedikleri şey daha henüz gerçekleşmiş değil, zaten adı var kendisi yok ortada.
Diyebiliriz ki, Cihan Savaşlarının dünyayı paylaşmaya yönelik stratejilerde etnik ve dil beraberliğinin çok büyük payı vardır. Hatta teknolojik gelişmelerde ve daha müreffeh hayat yaşamanın idamesinde bile dilin ve etnik yakınlığın olumlu katkıları söz konusudur. Bugünkü teknoloji diline İngiliz dilinin hâkim olması bunun en tipik göstergesi.

Doğu dünyası
Doğuda ise durum çok farklıdır. Batı’nın doğu’ya açtığı Haçlı seferleri ile Türklerin bir ümmet şuuru etrafında birlikteliğini sağladıysa da, daha sonraları özellikle Fransız İhtilalinin akabinde teşekkül eden milliyetçilik rüzgârları bu birlikteliği bertaraf etmiştir. Osmanlı’nın zafer sırrında Vahdet Şuuru (birlik bilinci) hâkimdi. Geçen asrın sonları ve asrımızın başlangıcında nükseden İslâm âleminde ki parçalanma batıyı rahatlatmıştır. Doğu’nun talihsizliği dil ve etnik yönden yakınlığı bulunmamasıdır. Tek ortak paydamız “Din” gerçeğidir. Vahdet şuurumuz etnik ve dil yakınlığı kısırlığında mahrum kaldığı için, büyük yara almıştır. Batılılar kendi aralarındaki entegrasyonlarını, dil ve etnik yönden yakın olmalarının avantajına borçludur. Bundan hareketle, dil ve etnik beraberliğinin gücünü daha iyi anlamış oluyoruz.
Batının bu üç ortak paydası (dil-etnik-din) dün kendilerine nasıl bir avantaj sağlamışsa, bugünkü Avrupa Birliği birlikteliğinde olduğu gibi, Doğu’ya nazaran daha güçlü entegrasyon kurmasına yardımcı kılıyor da. Doğu’yu bir araya getirecek unsur sadece “Din” gibi gözüküyor. Bugün dünyada ne kadar müşterek unsurlar varsa o kadar avantaj kabul ediliyor. Çünkü bugün dünya dengelerinde dil, etnik ve din unsurları önemli yer teşkil ediyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
dedekorkut1



Mesaj Sayısı : 116
Yaş : 40
Kayıt tarihi : 06/07/08

MesajKonu: DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-2   Salı Eyl. 09, 2008 1:00 am

DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-2
ALPEREN GÜRBÜZER
Tarihte Türk birliği T
arihte, Türkler büyük birliği koruyarak, devletler kurmuşlar ve cihangir olabilmişler. Türklerin de tıpkı diğer devletlerin geçirmiş olduğu sürece benzer kendine has sosyolojik evreleri mevcut. Yani, Yabguluk Tudunluk, Hakanlık ve İmparatorluk devrelerimiz söz konusu. Hele hele Hakanlık devremizde bile Türkler hem dini yönden hem de jeopolitik yönden parçalanmamışlardı. Tudunluğun başlangıcı ve daha sonraki evrelerde Eski Hunlar, Sümerler, İskitler, Eftotlitler, Yüeçiler döneminde de bölünmeler yoktu. Fakat M.S. V ve VII. asırlar Türkler için birlikteliğinin sarsıldığı, bölünmelerin zuhur ettiği dönemler olarak tarihe geçiyor. Budizm’i tercih eden Türkler Uzakdoğu da, Yahuda dinine girenler Hazar civarında topluluklar oluşturarak Hazarlar adını alır. İslâmiyet’i kabul eden Türklerde bir başka çeşit Türk topluluğu olarak bir araya geliyorlar. Tabii bu kadar çeşitlilik Türkler arasında gerek dil, gerek etnik, gerekse din yönünden farklı alanlar meydana getirmiştir. Buna rağmen 14.asırda dünyanın en güçlü üç saltanatını kurabilmişiz:
—Osmanlı Devleti,
—Tacikistan ve Horasan Hükümdarlığı,
—Altın Ordu devleti.
Malum olduğu üzere 14.asrın Hükümdarları olarak Yıldırım Bayezid, Emir Timur ve Toktamış tarihe damgalarını vurmuşlar, ama kader-i ilahi olsa gerek bu önemli şahsiyetler Büyük Birlik davasının aksine yol takip ederek, birbirlerinin kuyusunu kazan siyaset izlediler adeta.

Türkler arasındaki savaşlar
Birbirleri arasındaki savaşlar Türkler arasında ciddi manada parçalanmalarını beraberinde getirdi. Nitekim önce Timuriler sonra Şeybaniler yok oldu. Fakat Şeybanilerin hâkimiyeti sona erse de, Rus istilasından kaçan Astrahanlıların Buhara’ya sığınması sonucu Şeybanilerden gelin alarak akraba olurlar, böylece Şeybaniler dolaylıda olsa akrabaları olan Canoğulları(Astrahanlılar) sayesinde Buhara da kurdukları Hanlıkla varlıklarını sürdürmeyi başarabilmişlerdir. Şöyle ki; bu izdivacı yakınlık sonucu dünyaya gelen Baki Muhammed, Astrahan Hanlığının misyonunu üstlenmiş ve onun döneminde en üst dorukta Osmanlı ile iyi ilişkiler kurulmuştur bile. Hakeza tıpkı Şeybaniler gibi Altın ordu devleti de tamamen egemenliği nihayete ermese de; “Kırım, Astrahan, Kazan, Tümen ve Sibirya Hanlıkları” adı altında parçalandılar. Kurulan bu hanlıklar her ne kadar Timur’un mirasını korumaya çalışsalar da, bir noktadan sonra Çarlık Rusya’sının istilasına maruz kalarak zaman içerisinde varlıklarını yitirmişlerdir. Nihayetinde XIX. asrın ortalarında Rusların Türkistan’ı da zaptetmesiyle Türk Dünyası ağır bir darbe alır.
Hakeza, Osmanlı içinde baş gösteren bağımsız devlet oluşumlarıyla da Türk Dünyası önemli yara almıştır. Şöyle ki; XVI. asırdan XX. asra kadar olan süreçte hem Rusya’nın hem de Çin’in istila girişimleri neticesinde geniş Türk coğrafyasına milyonlarca Sloven ve Çin halkı yerleştirildi. Böylece Türkler kendi öz yurtlarında parya durumuna düşmüş oldular. 1918 yılında Sovyetler Buhara’yı işgal ederler, ardından yani 6 Ekim 1920 de son Buhara emiri Alim Han iktidardan hal edilerek Buhara Hanlığına son verilir. Çok övündüğümüz Volga boyları, Tanrı dağları, Hazar Denizi ve Altay civarları elimizden çıkmış, sadece küçük topluluklar olarak başkalarının boyunduruğu altında yaşamaya mahkûm kaldık böylece. Tatarlar, Çuvaşlar, Başkırtlar, Dolganlar, Tuvalılar, Altaylar vs. hep o dönemlerin bize sunduğu izdüşümleridir. Adına ister kardeş topluluklar diyelim, ister muhtar devletler diyelim yıllarca kendi özyurtlarında öksüz halde yaşadılar habire.

Kırım Ukrayna devleti civarında yaşayan Kırımlılarda aynı akıbetin kurbanları. 1443’den 1783’e kadar hüküm süren Kırım Hanlığı, II. Katerina tarafından fesih edilmiştir. Daha sonraları da Stalin’in direktifleri ile Kırım-Tatar halkı göçe zorlanarak, 18 Ekim 1921 yılında Kırım Muhtar Cumhuriyetine son verilmiştir. 1987 yılında M.Gorbaçev, Glasnost ve perestroyka politikalarının gereği olarak Ukrayna’ya verilen o güzelim adaya karşılık Kırım Tatarları’nın Kırım’a dönmelerine müsaade ederek, takriben 300 bin civarındaki Kırımlı ancak bu şekilde vatanlarına kavuşabilmişlerdir. Tabiî ki bu sayı onları azınlık durumdan kurtarmaya yetmediği gibi, üstelik yönetimleri de Rusların kontrolü altına geçti. Yine de Kırım Tatarları, ilerisi için ümitli olacak tarzda devlet teşkilatlarını kurabilmişlerdir. En azından Âli Devlet organı dedikleri Âli Şûraları mevcuttur. Şimdilik tam yetkilerle donatılmış olmamakla beraber ilk adım olması bakımından bu gelişmeyi önemli buluyoruz.

Dünya coğrafyasında Türkler
Türkler, bugün dünya coğrafyasının karalar kesitinde 1/6’ini yurt edinmişler, zaten Avrasya kıtası dediğimiz alanda aşağı yukarı bu dilimi kapsar. Nitekim Avrasya sahasına dağılan Türkler değişik isimler altında zikredilir:
— Anadolu Türkleri, Azerbaycan Türkleri,
— Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Uygurlar,
— Tatarlar, Yakutlar gibi.
Şöyle ki; Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, İran civarı, Asya ve Afganistan’ın kuzey kısımları, Yayık deryası boyun çevresi, Ural önleri, Doğu Türkistan, Merkezi Asya, Volga boyu ve Sibirya vs. Türklerin mekân tuttuğu yerlerdir. Üstelik Türklerin yaşadığı mekânlar dışardan göç ettirilerek yerleştirilmiş yerler olmayıp, bizatihi kendi doğup büyüdüğü yurtlardır.
Hâsılı, hala Türkler Avrasya kıtasında yaşamaktadırlar. Yani Avrupa ve Asya denilen bu coğrafyada, sadece yedisi devlet olabilmeyi başarabilmişler, bunlar:
—Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan,
—Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan,
—Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

Gelecekte Türk Birliği Başımızdan çok badireler geçti, hatta tarih boyunca sosyolojik vakıayı tüm hızıyla yaşadık. Kendi öz yurtlarımızda üvey evlat muamelesi görmemize rağmen, yine de Avrasya kıtasında 14 devletten yedi devlet kurabilmek de başarı addedilmelidir. Zaten, tarih iyi etüt edildiğinde Türklerin devlet kurmada kabiliyetli oldukları görülür. Ki; tarihi süreç içerisinde on altı devlet kurma gibi bir meziyetimiz söz konusu. Her birlikteliğimizin parçalanması ve bozulmasının ardından hemen toparlanıp devlet olabiliyorsak, bu mühim bir hadisedir. Her ne kadar Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye ayrı devletler gibi görünse de, aslında birbirinin değişik devamı devletlerdir. Çinlilerde tarihte çok çeşitli adlar altında bugünlere gelebildiler, yine adıyla sanıyla Çin olarak telakki edilmektedir hala. Bizde de aynen öyle. Nitekim Göktürk, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye isim olarak ayrı telaffuz edilse de sonuçta hepsi dilde fikirde bir olmuş Türk devletlerimizdir. Onun için hiç birini ayrı gayrı göremeyiz, birbirlerinin değişik devamı devletler olarak görmek en doğrusu olsa gerektir.

Türk etnosu
Türk dünyasında Türklerin varlığı, bize devamlı ümit veriyor. Bu ümidimizin doruğa ulaşması için Türk etnosunu (Dünyanın değişik yerlerine dağılmış Türk toplulukları ile ekonomik, sosyal, kültürel vs. her alanda entegrasyon) gerçekleştirmek şiarımız olmalı. Türk etnosu derken sakın ola ki bugün bazı aklıevvel kafatasçı ve şoven duygularla hareket eden sözde Turancılarla aynı kategoride bizi değerlendirmeyesiniz. Türk etnosunu Moğol serdarların tutumlarıyla özdeşleştirenlerden değiliz elbet. Bizim Türk etnosundan kastımız İsmail Gaspıralı’nın; “Dilde, fikirde ve işte birlik” sözlerinde gizli. Bu meşhur sözü önemli buluyoruz. Şu anda Türk dünyasında birlikteliği temin edecek iki unsur dil ve fikirdir. Bu iki unsurun yanına dinin ilave edilmemesi dine olan husumetten değil, Türkler arasında çeşitli din farklarının olmasından dolayıdır. Dünyanın çeşitli yerlerini mesken edinmiş Türklerin en belirgin ortak paydaları “Türk etnosu”dur çünkü. Bu anlamda Türkün Moğollaştırılmasına asla izin verilmemelidir.
Şayet müspet manada Türk etnosunu pratiğe geçirebilirsek, dünya coğrafyasında etkili blok olmak an meselesi. Yeter ki, bu potansiyelimizi harekete geçirecek akıl sahibi yöneticileri iş başına getirebilelim. Batı kendi etnosundan hareketle bloklaşmayı ve kendi birlikteliğini sağlayabiliyor da, her ne hikmetse aynı şey bizim için Pan-Turanizm oluyor. Türk dünyası ile ilgilenmeyi “Pan-Turanizm” olarak algılayan yöneticilerle “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü gerçekleştirilemez. Ne kadar çok yönlü birliktelik, o kadar güç demektir, buna Avrupa Birliğine girmekte dâhil elbet. O halde hiç kimsenin dedikodusuna, kınamasına aldırmadan, dil dairemizi, kültür dairemizi, tarihi dairemizi ve hatta evrensel dairemizi iyi değerlendirip 21.yüzyıla “Büyük Türk Dünyası” olarak mührümüzü vurmalıyız. Bu yüzden Rahmetli Özal’ın; ‘21. yüzyıl Türk asrı olacaktır’ sözlerindeki o müthiş vizyonu hala gönüllerde taptaze yankılanmakta, hatta insanımız bu sesi her işittiğinde hep o heyecanı yüreğinde taşıyor sanki.

Kültürel temel taşları
Kültür dairemize renk katan Fuzuli, Nevaî, Mevlâna gibi tefekkür ehlini, Türk Cumhuriyetlerine tanıtmalı ve her türlü iletişim ağlarımız vasıtasıyla kültürel birlikteliğin çimentosunu hazırlamalıyız. Üniversitelerde kültürel kaynaklarımızı ders olarak göstermek yeterli değil, lise seviyesindeki genç dimağlara Mevlâna’dan Aybek’e, Fuzuli’den Cengiz Aytamov’a, Mahdum Kulu’ndan Muhtar Avezof’a kadar olan yelpazeyi de iyice öğretmeli ve sevdirmeli ki kültürel canlılık doğabilsin.
Maalesef, Bolşevik ihtilali, 1923 hilafetin ilgası, Latin harflerinin kabulü, komünist rejimin soydaşlarımızı Kiril-Rus alfabesine zorlaması gibi mezkûr sebepler dil birliğine gölge düşürmüş, 1932 senesinde Türkiye’de dil devriminin nüksetmesiyle de Türk dünyasındaki kardeşlerimiz arasında anlaşma zorluğunu doğurmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin liderleri ile olan görüşmelerde bu önemli meselenin giderilmesi için gerekli girişimlere şahit oluyoruz. Geçmişin yaralarını sarıp, yeni çözümler ileri sürülmesi Türk Dünyası adına sevindirici gelişme olarak düşünüyoruz. Bu konularla ilgili Türk Cumhuriyetleri arasında kurultaylar düzenlenmesi, ortak kararlar alma eğilimlerinin baş göstermesi dilde birliği sağlama yönünde olumlu sinyaller veriyor ve gelecek için ümidimizi tazelemiş oluyoruz böylece.

Dil ve alfabe
Türk dünyası arasında meselenin temelinde ortak bir alfabe birliğinin sağlanamaması söz konusudur. Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan büyük ölçüde Latin alfabesine geçtiler, şayet diğer cumhuriyetlerde Latin alfabesine geçerse bu engeli bir ölçüde aşmış olacağız. Dil birliğini sağlamada nazarı itibara alınması gereken noktaların varlığı unutulmamalı. Zira ortak konuşulan dillerin terim uyumluluğu ile tarihi filolojik-linguistik zenginliği ve alfabe birliği önemli hususlardır. Evvela işe kardeş yurtlar arasında en çok konuşulan ortak kelimelerden başlamalı. İlim adamlarımız ortak kullanılan kelimelerin tespitlerini yapıp biran evvel pratiğe geçirmeli.
Türk Cumhuriyetleri ile dil ve kültür yönünde işbirliğinin yanı sıra ekonomik entegrasyonuna da gidilmeli. Madem bütün dünya bu devletlerin bağımsızlıklarını tanımış, bize düşen BDT(Birleşmiş Devletler Topluluğu) ve BM’e(Birleşmiş Milletler) üye olan bu kardeş devletlerle en tabii hakkımız olan siyasi, kültürel, ekonomik, coğrafi ve manevi işbirliğini geliştirmemiz boynumuzun borcu olmalıdır kanaatindeyim.

Şahsiyetli politikalar
Batı, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin sahip olduğu doğal zenginliklerin, gaz ve petrol yataklarının farkındadır. Bilindiği gibi tarihi İpek yolu Maveraünnehir’den (Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın bulunduğu alan) geçer. Orta Asya Cumhuriyetleri Sovyetlerin çökmesiyle birlikte bağımsızlıklarına kavuşunca, bugün gelinen noktada pastadan pay almak adına ağırlıklı olarak ABD ile Çin yarış haldeler, hatta Rusya ve Avrupa Birliğini de dâhil edebiliriz bu yarışa. Bu durumun geç de olsa farkına varan Batı, Türk Cumhuriyetlerine yönelmiş, kendi iştahlarını kabartan hammadde kaynaklarına ulaşabilmek için dilde fikirde yakın olmak bakımından avantajlı Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak amacındadırlar. Yani Batı, Kafkaslara giden yolda Türkiye’ye biçtiği misyon köprü vazifesi görmesidir. Türkiye ise şuanda Sam Amca’ya göre kendisini endekslemiş, iki arada bir dere de sıkışık vaziyette kalmış görünüm içinde. Oysaki alnımız ak göğsümüz dik bir şekilde kendi misyonumuzla ağabey-kardeş ilişkisi çerçevesinde oralara onlardan önce uzanabilmeliydik. Maalesef, bu avantajımızı bile değerlendiremediğimiz gibi, dilde ve fikirde birliği olmayan devletler bizden önce oralara varıp, ekonomik pastanın dilimlerin birçoğunu kapmışlar bile. Biz hala neyi bekliyoruz, doğrusu anlamış değiliz.
Türkiye sadece ekonomik bakımdan daha çok tekstil, süper market ve inşaat sektöründe sınırlı aktif rol almaktadır. O halde şahsiyetli politikalar izleyerek Türk dünyasında gerçek gücümüzü göstermeli. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne sloganın duygusallığından çıkıp, Büyük birliği her alanda gerçekleştirecek birlikteliğimizi kurmalı. Kazakistan da bir zamanlar tek adamcı Nazarbayev faktörü, Özbekistan da despot Kerimov’un olumsuz yönlerine rağmen bizim oralarda daha çok söz sahibi olmamızı istemeyen menfaat odaklarının uykusunu kaçıracak hamleleri yapmak, bütün hesaplarını altüst edeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın, yeter ki samimi olalım.
Vesselam.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TURK BIRLIGI :: SERBEST :: GENEL KONULAR-
Buraya geçin: